TEN KAFESİ

Meraklısı duymuş ya da okumuştur, ‘90’ların sonları ve 2000 başları dedin mi Türkiye sanat ortamında sular başka türlü akmaya başlar. Taraflar oluşur, tüm dünyada zemin kaymıştır, yeni hareketlerden bahsedilir, var olan siyasal görü başka ışıklar kazanır. Bu arada Türkiye’de de İstanbul ve başka merkezlerden, farklı üretim biçimlerinden gelen birkaç sanatçı bir araya gelmeye başlar. Bu, bize bugünün çağdaş sanat ortamının başını çeken bazı isimleri armağan edecektir. Taner Ceylan ve Gülsün Karamustafa bu ay XOXO The Mag’in ikinci yıl dönümü konuğu oluyor. Her ne kadar aralarında konuşuyorlar gibi görünseler de temas ettikleri zamanlar bizi bu ortamın görünmeyen diğer kahramanlarına da ulaştırıyor. Bu iki sanatçıyı bir masa etrafında bir araya getirip listelere Londra ve İstanbul’dan eş zamanlı girmemiz de sanattan sebep. Ağırladığımız bu konuk gözle görülebilen, elle tutulması muhtemelen yasak olan, yanına yaklaştığınızda bir alarmı harekete geçireceğiniz, yüzünü hiç bilmeyeceğimiz, hepimizin yüzünden oluşan, toplum içinde üzerimize giydiğimiz bir sürü rolden sadece biri. Bir diğer deyişle, yanlış okuduğumuz, düz yazarken üzerine hep bir şeyler döktüğümüz tarihten bildiğimiz bir sahne... Ceylan’ın Nisan ayında gerçekleşecek Sotheby’s sanat müzayedesi için yaptığı işi ‘Ten Kafesi’ bu ayın kapağında tam anlamıyla kendini derisinden soyuyor. Onun birçok resminde olduğu gibi ona da ne gerçek biri, ne de gerçek dışı diyebiliyoruz. Sanatçıya hep resimlerindeki gerçeklik imtihan ettirilir, buna sebep olan resmin tekniğinin bizi getirdiği gerçekliktir. Oysa bakmamız gereken, çıkarmamız gereken hakikatlerdir; sanatçının gündeliğinden öğrenip bir yerlerde paylaşacağımız detayları değil. ‘Ten Kafesi’, Taner Ceylan’ın daha önceki ‘Kayıp Resimler Serisi’ne de referans olarak gösterdiği Gülsün Karamustafa’nın kendi üretimlerinden, resmin uzandığı gerçekler dizisinin, oryantalizmin, cinsiyetin üzerinden geçiyor. Bu sayede dertleri kesişen iki sanatçı bize ‘vadedilen’lerin kırılacağı ümidini armağan ediyor. Biliyoruz ki havuza atlamadan yüzmeyi öğrenemiyoruz, biz de bu ay havuza, farklı bir şekilde ters taklayla atlıyoruz.

Fotoğraf: Taner Ceylan, Ten Kafesi (Cage of Flesh), Tuval üzerine yağlı boya, 180x160 cm, 2012

XOXO The Mag - Mart 2012

INTRO #1

Taner Ceylan’ın kendi hayatında ‘en mutlu günlerim’ diye tarif ettiği, gençliğe dair zorlukların bir dünya ettiği, akademinin ona ‘vadettiğinin’ dışına çıktığında hızla kendi gerçeğine açıldığı günlere gidiyoruz. taner Ceylan resmindeki detaylardan bildiğimiz çok sıcak yaz günlerinden, okul koridorlarında başka türlü düşünmeye başladığı zamanlara... O dönem hayatını değiştiren tüm uzak akrabaların, tüm yeni karşılaşmaların içinden Gülsün karamustafa’nın işleriyle ilk karşılaşmasına geliyoruz ve Ceylan’ın kendi kişiselindeki varoluşsal bir boğuşmadan, sanatın kendisine açılıyoruz. Bahsettikleri dönemin toplumsal tarihinin içinden geçerken kendi kişisel üretimlerinde durdukları yeri, arabeski, bir dönemin sanatsal eğilimlerini, ayıplarını, sevaplarını, Gülsün karamustafa’nın sinemadan öğrendiklerine dair de birçok detayı bugünün ışığında okuyoruz.

TANER CEYLAN: İkimizin ilişkisi ile başlayalım, sizinle ilk nasıl tanıştığımı anlatayım... Yıl 1987. Ben Mimar Sinan Üniversitesi üçüncü sömestrde ikinci sınıf öğrencisiyim. Üniversitenin iki farklı salonu vardı ve ben aşağıda Osman Hamdi Salonu’ndaydım. Karşıma bir anda sizin işiniz çıktı. ‘Yeni Eğilimler’ başlıklı sergi yeni yapılmıştı ve ben o sıralarda kendi cinsel kimliğimle boğuşuyordum. 19 yaşındaydım, karşımda bir enstalasyon. Çok güzel bir erkek manken, yüzünde makyaj. Üzerine bir gecelik giydirilmiş. Yanlış hatırlamıyorsam pembe renkliydi.

GÜLSÜN KARAMUSTAFA: Doğru hatırlıyorsun. 

Çıtalarla çevriliydi. İç içe geçmiş, biri sıcak kırmızı, diğeri soğuk yeşil, iki kontrast... Bu iş bende o an yalnız değilim duygusu uyandırmıştı. Bir kadın sanatçı olarak o dönemde bir erkeğin cinselliğine ciddi bir müdahalede bulundunuz. Bugün düşününce kendimi sorguluyorum. Bir erkek sanatçı olarak kadınlar üzerinde böyle bir etki bırakabilseydim ne güzel olurdu... Sizin işte böyle bir etkiniz olmuştu ve ben o dönem onu gördüm. 

Bak, bunu bugüne kadar bana hiç anlatmamıştın.

İşinizin adı ‘Çifte Hakikat (Double Reality)’ti. Şimdi hikayenize dönüp bakınca, daha önce ‘Arabesk’ isimli bir resim sergisi yaptığınızı görüyorum ve bu sergi Türkiye’ye ‘kitsch’ kavramını getiren sergiydi. Doğru değil mi?

Evet, aslında o sıralarda bu arabesk kavramının yükselişi yeni başlamıştı. Ancak resmi kültürümüzün içinde bu kavram bir yara gibi algılanmıştı ve ona dehşetli bir itiraz söz konusuydu. Ben de arabeskin önüne geçilemeyecek yükselişinin sezgisel yaklaşımıyla böyle bir sergi yapmaya karar verdim. Zor zamanlardı. Askeri yönetim, TRT ve diğer basın yayın bir yaygara halindeydi. “Arabesk geliyor, mahvedecek bizi, kültürümüzü değiştirecek” sözcükleri havada uçarken göç kavramıyla şehirlerin kültürü de değişmeye başlamıştı. Arabesk o zamanlar ses ve görüntü kirliliği olarak anılıyordu. Devlete ait hiçbir kuruma arabesk kavramı sokulmuyordu ve bunu dışarıda tutarak bir nevi tedbir alınmıştı.

Ben o dönemi şöyle hatırlıyorum: Orhan Gencebay gibi isimler yasaklanıyordu ve bu dönemde TRT, çok sesli Türk Sanat Müziği gibi melez müzikler yaratıyordu, amorf bir yapılanma söz konusuydu.

İnsanlar azıcık eğlenebilsinler diye sadece yılbaşı geceleri biri TV’de arabesk şarkı söyleyebiliyordu. Tek dansöze izin veriliyordu. İşte öyle bir zaman... O dönemde bu durumun sanatçıların pek ilgisini çektiğini zannetmiyorum. Ancak benim ilgimi çekiyordu. Bakmaya, görmeye ve gördüğümü aktarmaya çalıştım. Ama bu ‘kitsch’ meselesini tekrarlayarak bir sevimlilik hali yaratmak değildi, tam tersine konuya bir mesafe koyarak bakma haliydi. ‘Arabesk’ adlı bu sergim, o dönem için oldukça cesur bir adımdı.

Sizin döneminizde başlayıp beni de içine alan dönemde sanatta figür kullanmak çok büyük tabuydu ama siz bunu kırdınız.

Benim akademiye girdiğim yıllarda özellikle ‘soyut’ meselesi tartışma konusuydu. Hatta bu duruma ilk karşı çıkışı her zaman hatırlarım. Beş genç ressam Mehmet Güleryüz, Alaattin Aksoy, Özer Kabaş, Utku Varlık ve Komet birlikte bir sergi açtılar. Bu beş genç ressam zorlayarak figürü Türk sanatına getirdiler. Bu aslında çok önemli bir konu...

Bu noktada ‘Young British Artist’ sergisi aklıma geldi.

Bunların hepsi aslında unutuluyor. Biz toplum olarak tarihimize bakmıyoruz. Sanatçı arkadaşlarımız da geriye dönük konuşmayı pek sevmiyorlar. Akademideki o dönem soyut sanatı destekleme ve algılamadaki kırılma, işte bu beş genç isim sayesinde gerçekleşti. 1966 ya da 1967 yıllarından bahsediyoruz. Bu beş kişinin karşı koyuşu beni çok heyecanlandırmıştı.

Gerçekten o dönem figür çalışmak çok ayıplanıyordu.

O dönem genelde resim yapıyordum ve bugün hala onların gerçekten önemli çalışmalar olduğunu düşünüyorum.

Hala resim yapmaya devam ediyor musunuz?

Ara ara. Mesela 2003, 2004’e kadar belli bir başlık altında, bir proje olarak resim yapmayı sürdürdüm. Bunlar ikonik, küçük resimlerdi ve bu resimleri ‘Vaat Edilmiş Resimler’ adı altında sergiledim. O zaman bu resimleri yapmam gerekiyormuş gibi hissetmiştim. Ama bir yandan içimdeki ses “bunlara devam et ama diğer işlerini de yap” diyordu. Şu sıralarda artık hiç vaktim yok. Günümüzde üretim süreci o kadar farklılaştı ki, dolayısıyla bu resim projesi 2004 yılında kendi kendini tamamladı. Ama bana ne zaman yeni bir vaat hissi gelecek, ucu açık...

1980’lerde Atıf Yılmaz’ın ‘Bir Yudum Sevgi’ filminde ve TV projesi ‘Gecenin Öteki Yüzü’ isimli dizide sanat yönetmenliği yaptınız. Bunların çok önemli deneyimler olduğunu düşünüyorum.

Evet, kesinlikle. Bu, benim hayatımı sürdürebilmek adına yaptığım veya yapmak durumunda kaldığım işlerden biriydi diyebilirim. Çünkü benim klasik normlarla yetiştirildiğim dönemde kavram şuydu: Biri sanatçı olmaya karar verdiğinde, ailesinin ilk sorduğu soru “iyi de sen nasıl geçineceksin?” olurdu. O zamanlar algı böyleydi. Bir okulda, bir hocalık bulursun, sanatını yaparsın. Ben kendi adıma bu kuralı yıktım galiba. Cesaretli bir adım attım. Sen de biliyorsun, Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda uzun seneler hocalık yaptım. Bunun sonucunda belli bir noktada şu gerçeği gördüm: Ben bir hoca olarak bir kurumda hayatıma devam edersem, sanatta kesinlikle yapmak istediğimi gerçekleştiremeyeceğim. Dolayısıyla 1981 yılında eğitimi hayatımdan o noktada çıkarttım.

Zaten ondan sonra da sergiler başlıyor. 1989’da İstanbul Bienali var, öyle değil mi?

Bahsettiğin bu süreçte, sanat dışında para kazanmak yani yaşamak için bir şeyler yapmak zorundaydım. Mesela çeşitli dergiler için illüstrasyon yapmaya başladım, hikayeler resimledim, dergi sayfaları çizdim. Yani anlayacağın resme yakın olan disiplinlerde elimden gelen her şeyi yaptım. İşte tam bu noktada 1980’lerin ortasında sinemadan bir teklif aldım ve tabii ki sinema dünyasına girip burada da çalıştım. Ama kabul etmeliyim ki tüm bunlar, bugünkü birikimimin alt yapısını oluşturdu.

Yani hepsinden beslendiniz.

Sanat yönetmenliğim yaklaşık altı sene sürdü. Bu sürecin sonunda, 1991’de Firüzan ile birlikte bir film de yaptık.

‘Benim Sinemalarım’!

Bu film o dönem çok ilgi çekti. Cannes Film Festivali’nde Caméra d’Or için yarıştı. Başka birçok festivale katıldı. Ancak bu noktada durmam gerektiğini hissettim. Çünkü yine bir dağılma hissi ile yüz yüze gelmiştim. Eğer sinemaya dalıp gitseydim, yapmak istediklerimi yine yapamayacaktım. Fakat bundan tam 10 sene sonra, 2000’lerde, yapmaya başladığım video işlerimde bu deneyimden oldukça yararlandım.

#2 TIMES FORGOTTEN

türkiye’deki sanat ortamının günümüze hiç benzemeyen günleri... Bizi hala bugünkü sanat ortamında naif diye adlandırabileceğimiz zamanlara çıkaran bazı fotoğraflar ve İkinci İstanbul Bienali... Gülsün karamustafa’nın tarif ettiği biçimiyle başka türlü bir iletişim kültürünün ortaya çıktığı, doğru diye bildiklerimizin yeniden tanımlanmaya başladığı, birçok merkezin ortaya çıktığı, büyük harfle yazılan merkezin kaybolduğu ‘80’lerin sonları ve ‘90’ların başlarının bize armağan ettiği bir sanat ortamının bilmediğimiz zamanlarından bahsediyoruz. sanatı izleme ve tüketme biçimimize hiç benzemeyen durumların yaşandığı bir ortamı konuşmanın bizi bugünkü hatalarımızı affedeceğimiz anlara taşıyacağını biliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, günün sonunda geriye sadece yapıtın kendisi kalıyor. tarih yapıta, hayat kendine dönüyor.

Siz tüm bunları askeri darbelerin yapıldığı, rejimlerin değiştiği zamanlarda yaptınız.

Bu bence bir kadın olarak çok zor olmalı. Aklında yapmak istediğin ile ilgili berrak bir fikir varsa hiçbir zaman zor değil.

Buna benzer bir cümleyi sizden daha önce de duymuştum.

İkinci karşılaşmamızda Plastik Sanatlar Derneği’nde bir araya gelmiştik. Aaaa, yapma Taner! Orada da mı bir araya gelmiştik? (Kahkahalar)

Biliyorsunuz, Plastik Sanatlar Derneği herkesin içinde olduğu bir oluşumdu. Benim o dönem bir sıkıntım vardı ve size bununla ilgili yakınmıştım. Siz de bana dediniz ki “Tanerciğim, eğer sanat yapmak istiyorsan, malzeme önemli değil. Küçücük bir kese kağıdına bile bir kibrit çöpüyle resim yapabilirsin” Bu cümle bana öyle bir roket ateşi vermişti ki, inanamazsınız. Benim için hala çok önemlidir. Bugüne kadar öğrencilerime de hep bunu söyledim. Malzeme sıkıntısı hiçbir zaman bahane değildi. Gelelim İstanbul Bienali’ne, 1989’daki İkinci Bienal’den söz ediyorum.

Bu Bienal daha çok büyük bir sergi niteliğindeydi ama çok iyi bir başlangıçtı. Daha sonra 1992’de Vasıf Kortun ile olan Bienal geliyor. O dönemde iletişim olanakları gelişmeye başlamıştı. Hepimizin istekleri, özlemleri vardı. Bienal’in getirdiği önemli bir ivme, dünya ile buluşma söz konusuydu ve hepsiyle birlikte bir açılım oluştu. Bu açılım bugünkü anlamda bir açılım değildi. Ben yurtdışında son derece alternatif gruplarla buluştum. Sanatı sanat için yapan ya da farklı amaçlar için kullanan insanlardı bunlar. Belli amaçlarını gerçekleştirmek için yollarını çizmişlerdi.

Ne tür gruplardı bunlar?

Mesela politik gruplar ile çalıştım. Bu politik grupların zamanında gündeme getirdikleri tartışmalar bugünkü çağdaş sanatın temelini oluşturdu. Her şey o dönemde altüst olmuştu. Rejimler değişmişti. Berlin Duvarı yıkılmıştı ve yeni tartışmalar başlamıştı. Post-modernizm gibi... Bütün paradigmalar yer değiştirmişti. Dünyanın merkezi altüst olmuştu. O yüzden sanatçılar bir araya gelip farklı bir üretim şekli geliştirdiler ve o üretim biçiminin içinde Türkiye’den de birçok sanatçı yerini buldu diyebilirim.

O dönemde galeriler, sanat mekanları yoktu. Sadece ‘Genç Etkinlik’ sergisi vardı.
Her şey bir deneme sınama ve onun neticeleri şeklinde ele alınıyordu. Çünkü gerçekten dünyada her şey taze ve yeniydi. O kırılma ve yenilenmenin içinde çağdaş sanat da yerini buldu.

‘Fragmanları/Fragmanlamak’ isimli çalışmanıza 1999 yılında başlamışsınız. Halbuki ben 2004 yılında görmüştüm.

1999 yılında çağdaş sanat adına henüz hiçbir şey yerleşmemişti. Büyük sponsorlar, büyük yatırımlar, büyük paralar söz konusu değildi.

10 yıl öncesinden bahsediyorsunuz değil mi?

Evet, o dönem bana üç yerden aynı anda teklif geldi. Mesela bir tanesi Stuttgart’taki IFA Gallery’den...

Bu nokta çok enteresan. O tarihte bu teklifler size nasıl ulaşıyordu? Yani o bağlantı zinciri nasıl oluştu?

Bu zincir tamamen kendi kendine oluşuyordu. İşlerim bir yerde görüldüğü zaman başka yerlerde sergilenmek üzere talep alıyordu.

Yani bir galeriye bağlı çalışmanıza gerek yokmuş o zaman.

Evet, ben 3-4 sene öncesine kadar hiçbir galeriye bağlı çalışmadım. Ama elbette bu süre içinde Türkiye’de ve dünyada pek çok galeride sergiler açtım. Güzel ilişkiler kurdum. Bu tür dolaşımlar hala devam ediyor ve yılda ortalama 20 civarında sergiye katılmış buluyorum kendimi.

Bu büyük bir avantaj. Çünkü yaptığınız bir iş tüm dünyayı dolaşıyor.

1990’ların başında konuştuğumuz dönemde işte bu sebeple bir zincir oluşmuştu. Benim bir sergide gösterilen yeni bir işim, başka galerilerden gelen bir taleple kendine farklı bir yol çizerek ilerliyordu. 1992’de Bienal için yaptığım ‘Mistik Nakliye’ adlı işim dünyanın pek çok ülkesini dolaşarak 2009’da son durağı olan Nürnberg’teki ‘Neues Museum’a geçti ve orada gösteriliyor. Ama bu iş o güne kadar tüm dünyada hareket halindeydi. Diğer tüm işlerim de böyle. Hala yaşayan, hala var olan ve tekrar tekrar gösterilen işler.

İşlerinizin içindeki zeka ve güç bence çok önemli. Mesela ‘Fragmanları/Fragmanlamak’ isimli işinizi ilk gördüğümde adeta çarpılmıştım. Bu bence şu demek: Siz bana bunu yapıyorsunuz, ben de size bunu yapıyorum!

Ben aslında size bakıyorum. Siz bana baktınız, ben de size... Bir dışarıdan bakış, bir karşı bakış getirebiliyorum.

İşte bu noktada size gelen üç teklife geri dönelim.

Biri Kopenhag’tan, biri Fransa Amiens diğeri de Stuttgart’tan üç tane yeni iş üretmem için aynı yıl teklif geldi. O zamanlar bir sanatçının yeni bir iş üretmesi kolay değildi. Sanatçılar yaptıkları işler için para almıyordu. Dolayısıyla işin üretimini üstlenen bu teklifler beni çok heyecanlandırmıştı. Ben de bu üç teklif için yapacağım işleri tek bir
tema altında toplamaya karar verdim. Birincisi, Stuttgart’taki iş, ikincisi ‘Oryantal Fanteziler için Pekiştirme Serileri’ adlı bir başka iş, diğeri de ‘Dışarıdan’ adı altında, Harem’in içinde yaptığım tek çekimlik bir video çalışmasıydı. Bunu Leyla Saz Hanım’ın anılarından derlediğim bir alt yazı ile destekledim.

Neydi bu hikaye?

Harem’i hep Jerome gibi isimlerin çizdiği tipik görüntüler dışında çizmek yani konuya içeriden bakmak istedim. Harem’in kendisi çok dramatik bir yer. Bu filmi Dolmabahçe’de çekmiştim. Hikayede, bir sultan bebek doğuruyor ve bu bebeğin doğum seremonisi yapılıyor. Bu seremoni diğerlerinden biraz farklı... Beşik yukarıda tutuluyor, insanların gözlerinde yaşlar var, bir dram söz konusu ve bu dram içinde anlıyoruz ki bebek ölü doğmuş! Bu durum sultandan gizlenerek yine de bu seremoni yapılıyor. Sonunda sultan ağlayarak bebeğin ölü doğduğunu fark ediyor. Bugüne kadar bize sunulan gösteriş ile hiç ilgisi olmayan acı dolu bir hikaye... Tam bir dışlaştırma yaratmaya çalıştım.

#3 ORIENTALISM

karamustafa’nın ‘Vaat edilmiş resimler’i ile Ceylan’ın ‘kayıp resimler serisi’ndeki çok katmanlı örgünün kurduğu bir ufka doğru ilerlediğimiz yerden Doğu ve Batı ikililiğinin arasındaki oryantalizm gerilimine geliyoruz. Bu gerilimin bugünkü boyutları, değişen diskur ve ortaya çıkan yeni bir dil ile oryantalizmi düşünürken başka bakışlar kazanıyoruz. Başka ülke gündemleri ve başka etnik meselelerin sanattaki tatlara dönüşmesinin içinden geçiyoruz. Bizden beklenenlerle, bizim ‘onlara’ verdiklerimiz arasında duran dertlerden, elimizdekinden açıldığımız dünyaya bakıyoruz. kısacası Gülsün karamustafa ve taner Ceylan’ın röportajın burasında denk geldiğimiz mevzularda değişmiş gibi görünen ama aslında birbirine bakışın her şeyi hala belirlediğini bir kere daha görüyoruz. Bugün bildiğimizin tersine başka bakış açılarının gözlerimizi başka türlü kamaştırdığı bilgisi ile yeni günlerimize kavuşuyoruz.

#4 OUTRO/MODERN MAHREM

stil dediğimiz şey akışlardan ibaret. Önüne kattığı ne varsa sürüklediği yerden onu yere salmasını da bilir. Bu açıdan şıpsevdi bir üfürük kalp taşır. trendlerin içinden geçen ama asla bir durakta durmayan stil dünyasında, kimi zaman bizim olmayanı dinler, kimi zaman şüpheyle yaklaştığımız, başkalarına hayatıyla imtihan ettirilen kültürel simgelerin birden kimlikler katında kazandığı değerden bahsediyoruz. moda dünyasında içi anlamından boşaltılmış ‘etnik detaylar’ kelimesinin bazı insanların hayatına tekabül ettiği yerde modanın iki sezonda bir Doğu’ya inme gerekliliğine gelip toslaması onun hiçbir yere taraf olmadığını gösteriyor. Öyle ki moda çocukken sokak çetelerine karışmamışlara, ileri yaşlarında sert bir görüntü bahşediyor ve buna da ‘bol kesimler’ diyor. tüm avrupa türbanı tartışa dursun, moda onu hem din ile olan ilişkisinden hem de arabanın içinde rüzgarda savrulan bir audrey Hepburn aksesuarına dönüştürüyor. Bu kafası karışık cümleleri zikretmemizin sebebi, bu ay çöllerde araba devirip, deve üzerinde Doğu’ya değil Chanel’e inen Orta Doğu’nun imge dünyasına kendimizce cevap vermek dışında başka bir şey değil. Bugünün özgürleşmiş ‘neden ideali’ni, etekli erkekleri, cinsiyetten anladığımız her şeyi değiştiren moda dünyasında çekimin gelip durduğu yer de sadece başka boyutlar kazanmış oryantal detaylar oluyor. Böylece abu Dhabi’de burkasının altında bir moda devi taşıyan kadınlar olduğuna şaşırmak gibi ayıplardan da kendimizi korumuş oluyoruz. Bu ay oryantalizme verdiğimiz cevabı detaya döküyoruz, bazı anlamların yerlerini değiştiriyoruz, onu başka kültürlerdeki benzer görüntüler ile karıştırıyoruz ve gördüğünüz gibi insandan yeni bir tür yaratıyoruz. Bizim için ‘etnik’ detaylar gökyüzü renklerinden sadece birkaçı ve kimi zaman modern dediğimiz anlamı içinde taşıyan, ama bedeni başka türlü tanımlayan çok boyutlu bir evren. İşte bu yüzden, gözlerine renk serpilmiş bu iddiamızda gördüğünüz şeyin ötesine bakmaya çalışın diyoruz. Çünkü anlam bakanın gözündedir.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Gönül Ergenekon

GÖNÜL ERGENEKON

Bilime Bir Doz Anne Şefkati

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

MBFWI Backstage: DB Berdan

MBFWI BACKSTAGE: DB BERDAN

MBFWI başladı. Biz de hemen sahne arkasına girdik. Deniz Berdan'la başla

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

Efı Gousı

EFI GOUSI

Efi'nin koyu-pastel dünyasına bakıyoruz. O anlatıyor, biz inceliyoruz.

A New Earth

A NEW EARTH

Some Men'in Yaz 2019 sayısında, serin bir yol hikayesi anlatmak istedik.

Storm Is Comıng

STORM IS COMING

PUMA'nın yeni modeli Storm'un Hasköy İplik Fabrikası'ndaki partisindeydik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Cıty Portraıts: Budapeşte, Kıev, Prag

CITY PORTRAITS: BUDAPEŞTE, KIEV, PRAG

Budapeşte, Kiev ya da Prag'ta havalar nasıl?

LOKAL TEMAS: SUNA K.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

"Biz Suna K.’yı bir kabile olarak tarif ediyoruz."

EN YENİLER
Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Serra Yılmaz

SERRA YILMAZ

Serra Yılmaz birçok şey demek. Ve bunlardan bir tanesi mentor olabilir...

DAHA FAZLA