DENİZ PASHA

Erinç Seymen, son dönemde hayvanlar aleminin sembolojisine odaklanan sanatçıyla buluştu ve bir nevi işlerinin okumasını yapıp, sağlamasını aldı.

Röportaj: Erinç Seymen - Haziran 2017

Fotoğraflar: Begüm Koçum

 

ERİNÇ SEYMEN: Deniz, desenlerinde kimi zaman siyah bir erkek, kimi zaman soyu tükenmiş bir hayvan, kimi zaman ise pasifize edilmiş bir kadın olarak ortaya çıkan, baskı altına alınmış özneler arasında yoğun bir geçişkenlik var. Sanatındaki kuir (queer) potansiyelin, tam da bu öznelerin öyküleri arasındaki çitleri kaldırmaya meyilli olduğun için harekete geçtiğini düşünüyorum. İzleyiciyi, ırkçılığı, hetero-patriyarkiyi, türcülüğü sömürgeciliğin farklı tezahürleri olarak görmeye davet ettiğin söylenebilir mi?

DENİZ PASHA: Evet, kesinlikle. Söz konusu desenler, dar bir spektrumdaki özneleri konu alıyor. Bunu yaparak, bu özneler arasındaki çitleri kaldırmaya çalışıyorum diyemem, ama daha ziyade öteki kavramını ve kuir toplulukları kendime başlangıç noktası alarak, ötekileşmeyi sorguluyorum diyebilirim. Bahsettiğimiz ve onlar gibi olan diğer öznelerin her zaman bilinçli bir şekilde farkında olmuşumdur. Belki bu farkındalık onlara kendimi hep yakın hissetmiş olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Hiç hetero-patriark tarafından dayatılan model olmak konusunda rahat olmadım ve böyle hissedince sadece var olmak bile bir mücadele haline geliyor. Sonuçta, doğal olarak, bu öznelere ve hayatlarında olan bitene doğru çekiliyorum, çünkü bütün bu özneler ve onların anlatıları benim içimde de var oluyor. Bu insanlar ve varlıklar için toplumsal yaşantımızda sağlıklı bir yer olmadığını düşünüyorum, tıpkı bana ait bir yerin de olduğunu hiç hissetmemiş olmam gibi. Benimsemek, ayrımcılık ve fetişizm gibi konuları araştırıp, bunları işlerimde dışavururken, aslında ben de kendi kafamdaki düşünceleri resim üzerinden olgunlaştırmaya ve büyütmeye devam ediyorum.

ES: ‘Guilt Therapy’ normatif beden algısının kamçıladığı utancı aşmaya dair bir çağrı gibi. Bununla beraber figürün beden dilindeki yüksek özgüven ve yüzündeki müstehzi ifade, resmin, davranışsal terapinin parodisi biçiminde okunmasını da mümkün kılıyor. Bu resmin terapiye meydan okumakla ilgisi var mı?

DP: Koltuktaki kadın gerçekte olan biri değil, benim hayalimin ve kolajın bir kombinasyonu. Onun duruşu özgüven ve yüzleşme yayıyor. O artık orada ve bu konu hakkında yapabileceğimiz bir şey yok. O aslında nü değil, çıplak. Bahsettiğim terapi ise daha ziyade gözlemciyi kastediyor. Suçluluk, gözlemcinin bilinçdışı bir şekilde kendi güzellik normları, çıplaklık ve insanın hangi koşullar altında özgüvenli olması gerektiğine dair önyargılarının farkına varması ile alakalı.

ES: Dolaylı/dolaysız yoldan kimliğini açıklamaya zorlanmak bakımından cinsel azınlıkların ve ikili cinsiyet sistemine uymayan bireylerin etnik azınlıklarla kader ortaklığı yaşadığını düşünüyor musun?

DP: Kuir olan, normlara uymayan kişiler benzer mücadelelere maruz kalıyor. Lakin ayrımcılığa ne şekilde ve ne ölçüde maruz kaldıkları birbirlerine göre farklılık gösteriyor. Ortada, basite indirgendiğinde bir heteroseksüel ve beyaz insan ideali var, ki hepimiz bunun üzerinden değerlendiriliyoruz. Televizyona baktığımızda ya da dünya genelindeki güzellik algımıza bakıldığında, çeşitliliğin benimsenmediğini ve ana akımın bir parçası olmadığını görmek son derece kolay. Geçenlerde bir Afro-Amerikalı arkadaşım ile sohbet ederken, Amerikalı dendiğinde insanların aklına ilk hetero, beyaz, sarışın ve mavi gözlü insan imajının geldiğinden bahsediyordu. Bunlar toplumun küçük bir kesimi tarafından yaratılmış normlar. Tam olarak bu ayrıma kimlerin sebep olduğu ve buna neden sebep oldukları çok ilgimi çekiyor. İdeale yakınlaştıkça çok daha az ayrımcılığa maruz kalındığını düşünüyorum. Mesela Türkiye’de insanlar beni görür görmez nereli olduğumu soruyorlar. Onlara babamın siyah bir Afrikalı olduğunu söylediğimde bana “olsun” diyorlar. Benim kim olduğum, cinsel tercihlerim ve etnik kökenim ile alakalı sorunum yok. Bahsettiğin sorun, insanlara tehdit unsuru olmamak için kendini açıklamak zorunda kalma durumundan kaynaklanıyor.

ES: ‘İstanbul’ resminden hareketle şunu sorma ihtiyacı hissediyorum: Metropollerin kendilerine özgü yırtıcılıkları var mı, eğer varsa İstanbul’un yırtıcılığını yaşadığın veya ziyaret ettiğin diğer metropollerden farklı kılan nedir?

DP: Evet, bence kesinlikle var. Metropoller senden hep bir şeyler istiyor, neden burada olduğunu açıklamanı bekler gibi... Metropoller yorucu, pis kokan, gürültülü ve otantikliğe izin vermeyen yerler, bununla beraber aynı zamanda fırsatın ve eğlencenin de merkezi konumundalar. Bizlerin ruhlarımızı duyabilmek için sessizliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum, ama metropol, bizi sürekli maruz bıraktığı gürültü ve çevre kirliliği, kariyercilik, fırsatçılık gibi yasam biçimlerinin bombardımanlarıyla, kendi özümüzü duymayı çok zorlaştırabiliyor. Buna çözüm olabilecek şehirdışında ya da daha küçük komünitelerde yaşamak ise kendi zorluklarını yaratabiliyor. Sanırım iki dünya da farklı özgürlüklerin fedakarlığından öteye gidemiyor. Örneğin İstanbul’da ulaşılabilirlik için huzurumuzdan vazgeçiyoruz. Ben çocukluk ve gençlik yıllarımı Londra ve Dubai’de geçirdim. Burasıyla ortak noktalar gayet bariz: Trafik, kirlilik, izolasyon ve hep bir şeye geç kalmışlık hissi. Aradaki ana farklara gelince, bir kere İstanbul’da hayatta kalma mücadelesinin çok daha sert olması. Kimliğiniz fazlasıyla ne kadar başarılı olduğunuza, ne kadar para kazandığınıza göre algılanıyor. Bu sebepten buradaki insanların başarı anlayışı ve buna bağlı bazı değerleri bana çok yanlış geliyor. Burada insanlar başarının çok çabuk elde edilmesini bekliyorlar, özellikle yaratıcı endüstrilerdeki insanlar... Yaşadığım diğer metropollere kıyasla, emeğe ve ustalığa, popülerliğe verildiğinden çok daha az değer veriliyor. Otantik ve gerçek bir birey olmak insanlarda meraktan çok bir tehdit edilmişlik duygusu, güvensizlik uyandırıyor. Bunlara ek olarak sanırım İstanbul’daki demografik çeşitliliği başka hiçbir yerde görmedim.

ES: ‘Trophy Wife’ adlı işinde gördüğümüz kol, yerli kadını hem feodalitenin pençesinden kurtarılması gereken bir kurban olarak gören, hem de yerli kadından mutlak teslimiyet ve edilgenlik bekleyen sömürgeci erkeğe mi ait?

DP: Bu seriyi oluşturduğum dönemde, favori yazarım olan Toni Morrison’ı çok okuyordum. Kendisi işlerinin beyaz izleyiciden nasıl özgür olduğundan bahseder. Bu beyaz izleyici, ırka gönderme yaptığı gibi, Afro-Amerikalı siyah bir kadın yazarın, hayatında görünmez bir şekilde işlemekte olan, beyaz insan yargılarına
da işaret eder. Örneğin nasıl davrandığı, sesinin tonu, nelerden bahsedebileceği ya da nelerden bahsedemeyeceği gibi. Bu beni Türkiye’deki kadınların nasıl davrandıkları konusunda ve benim kendimi bu davranış biçimlerinin ne kadar uzağında ve yabancısı hissettiğime dair düşünmeye itti. Nasıl olduğumun, düşündüğümün, hareketlerimin ve konuşmak istediğim bazı konuların, etrafımızda hiç erkek olmadığı zamanlarda bile, buradaki kadınlar tarafından tabu olarak kabul edilebildiğini gördüm. Bahsettiğin kol ise tabiri caizse yaşadığım toplumun içindeki erkek izleyiciyi temsil ediyor. Yerli kadınların tercihlerini, hareketlerini ve duygularını nasıl dikte ettiğine dair bir temsil.

ES: Erkekler arası rekabetin doğal/biyolojik bir kökeni olduğu kanaatine karşılık, maşist rekabet kültürünün toplum eliyle inşa edildiği, öğretildiği ve teşvik edildiği kanaati feminizmin ve kuir çalışmaların yükselişiyle güç kazanmaya başladı. Resimlerinde sık sık karşılaştığımız güreşen erkekler birbirlerine yaklaşmak için rekabetten başka yol bulamayan erkekler mi?

DP: Aslında hayır, erkeklerin mücadele üzerinden birbirleriyle yakınlaşmasını çizmek amacında değilim. O resimlerde bu erkekleri iki sebepten ötürü kullanıyorum: İlki sanat tarihinin, özellikle Türk sanat tarihinin içinde daha çok siyah figürler görmek istememden. Malum burada gördüğümüz örnekler genelde çok karikatürize ve pastiş oluyor. Buna ek olarak, siyah Afrikalı komünitesindeki homoerotisizme bir vurgu yapmak istiyorum, zira gözlemliyorum ki benim irtibatım olan kesim gün geçtikçe daha homofobik hale geliyor. ‘The Embrace’ gibi bir başlıkla, esasen bu öznelerin güreşmekten başka bir anlam taşıdığını vurgulamak istiyorum.

ES: Poz veren özneyi resmetmek ile, resminin yapıldığının farkında olmayan özneyi resmetmek arasında nasıl farklar var ve bu bağlamda insan resmetmekle hayvan resmetmek arasında farklar görüyor musun?

DP: Poz veren özne, poz vermemiş olana göre izleyicinin daha farkında. Benim yarattığım özneler, John Berger’in dediği gibi, izleyicinin bakış açısını manipüle etmekle ilgilenmiyor. Daha ziyade bir fikrin dışavurumu konumundalar. Poz veren öznelerin, izleyiciyi rahatsız hissettirme potansiyeli olan bir yüzleşme hali oluyor. Ben ise poz verdiğinin farkında olmayan öznelere bakan seyircide oluşabilecek röntgencilik hissini istiyorum. Şu sıralar hayvanlar aleminin içerdiği sembolizm bana insanlarınkinden daha etkili ve ilgi çekici geliyor. Bunu söyleyince aklıma Kerry James Marshall’ın ‘When Frustration Threatens Desire’ isimli resmi geliyor. Bu çalışma, öznenin havada yükseldiği, vücuduna beni korkutan değişik sembollerin işlendiği bir voodoo ayinini resmediyor. Lakin, resmin sağ alt köşesinde korkmuş bir siyah kedi direkt izleyiciye bakıyor. İşte tam olarak bu kedi, tüylerinin nasıl dikilmiş olduğu, söz konusu sahneyi daha da ürkütücü bir hale getiriyor ve resmi daha üst bir boyuta taşıyor benim için. Bu ve bunun gibi sembol kullanımının fazlasıyla ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Dediğim gibi, bence hayvanlar duygusal sembolojiyi harika bir şekilde kendilerinde toplayabiliyorlar. 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Dijital Sanatın Yeni Sahnesi

DİJİTAL SANATIN YENİ SAHNESİ

DACO: Adil, sürdürülebilir ve şeffaf.

Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

MBFWI Backstage: Giray Sepin

MBFWI BACKSTAGE: GİRAY SEPİN

Giray Sepin'le MBFW Istanbul'un üçüncü günündeyiz.

Birkan Sokullu

BİRKAN SOKULLU

Some Men'in Kış 2019 kapak konuğuyla biraz zaman geçiriniz.

Dilara Fındıkoğlu

DİLARA FINDIKOĞLU

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

Instagram Pets: Shrampton

INSTAGRAM PETS: SHRAMPTON

Shrampton ile oturup sohbet edebilir, üstü açık arabasıyla Malibu sokaklarında gezebilirsiniz.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

EN YENİLER
Sesin Sınırlarında Bir Deneme

SESİN SINIRLARINDA BİR DENEME

Blu TV'de yayında olan Podacto Stüdyo multidisipliner bir yaklaşımla "ses'i görselleştiriyor." Yeni pencereler açan projeyi Nisan Ceren Özerten ve Mihran Tomasyan ile konuştuk.

Okan Yalabık

OKAN YALABIK

Okan Yalabık'la ilgili bir şeyler öğrenmek için onun bir röportajını okumak yerine, birkaç röportajını okumanız tavsiye olunur.

Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

DAHA FAZLA