ONUR TÜKEL

20 yıla 11 film sığdıran Onur Tükel, XOXO 74. sayısına konuk olmuştu.

Onur Tükel, 20 yıla sığdırdığı 11 uzun metraj filmiyle ABD’nin bağımsız film dünyasında kendine has bir yer edinen ve Türk Woody Allen olarak anılan bir sima. Tanımıyorsanız kendisinden haberdar olmak, tanıyorsanız onu daha da yakından tanımak namına, sayfaları takip ediniz.

Röportaj: Murat Emir Eren - XOXO The Mag Sonbahar/Kış 2017-2018

Fotoğraf: Catfight (2016)

Fotoğraf: Susan Stava Onur Tükel, henüz yapım aşamasında olan yeni filmi Black Magic for White Boys’un setinde.

İlk filminizi çektiğinizden bu yana 20 yıl geçti ama hiçbir filminiz Türkiye’de gösterime girmedi. Bunun nedeni nedir?

Türkçe bilmiyorum ve bundan gerçekten utanıyorum. Bu yüzden, filmlerimi Türkiye’de göstermekten genelde kaçındım. Savunmamsa şu, dil öğrenme hususunda çok kötüyüm. Yedi yıl önce New York’a taşındığımda Türkçe dersleri almaya başladım ve neredeyse sınıfta kaldım. Gelecekte Türkiye’de daha çok zaman geçirmeyi ve orada filmler yapmayı umuyorum.

Yurtdışında yapılan birçok röportaj ve değerlendirmede Türk Woody Allen olarak nitelendiriliyorsunuz.

Woody Allen’ın üzerimde büyük bir etkisi var. Onun manik karakterlerini ve zeki diyaloglarını hep sevmişimdir. Erken dönem filmleri New York’u romantize eden yapıda. Allen’ın filmlerini izlediğimde New York’a aşık olmuştum. Şimdiyse New York’ta yaşıyorum ve şehirle kendime özel bir ilişkim var. Bu şehre dair Woody Allen’ın elini sürmediği hikayeler anlatmak istiyorum.

Vampirler gibi alt kültür figürleri yaratıcılığınız için önem arz ediyor mu?

Vampir kültürü çok güçlü ve dinamik. Vampir mitolojisi güçlü temalar ve fikirlerle dolu. Birçok insan ölümden korkar, ama insan gerçekten sonsuza kadar yaşamak ister mi? O süreçte ruhunu kaybettikten sonra sonsuza kadar yaşamanın ne anlamı kalır? Bu zıtlığı seviyorum. Vampirler bencildir. Yaşamak için bir başkasının kanını emmek zorundalar. Birini ısırdıkları zaman o insanı da vampire dönüştürürler ve dönüşen insan da bir başkasını ısırmak suretiyle yaşamına devam etmelidir. Vampirlik sürekli başkalarından beslenen bencil canavarlar yaratır. Birçok açıdan bu kapitalizm için de bir metafor gibidir. Birçok filmim bu iki tema hakkındadır aslen: Bencillik (canavar) ve merhamet (insan).

Yönetmenlik haricinde, filmlerinizde oyunculuk, bestecilik, kurguculuk, yapımcılık ve çizerlik de yapıyorsunuz. Tüm bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Bir film, fotoğraf, ses, müzik, koreografi ve performans gibi birçok sanatsal öğenin bir araya geldiği bir evliliktir. Tüm bunları deneyimlemek sahiden de heyecan verici. Benim filmlerim düşük bütçeli yapımlar olduklarından çoğu zaman bir çizere ya da bir besteciye ödeyecek kadar param olmuyor. Haliyle, bunları kendim yapmayı öğrenmek zorunda kaldım. Örneğin Summer of Blood adlı filmimde, basit bir aranjman için küçük orgumla günler geçirdim, ama sonuç filmin ucuz korku filmi estetiğine cuk oturdu.

Catfight’ı çekmek için sizi ne motive etti?

Savaş ve ikiyüzlülükle ilgili metaforik bir film yapmak istedim. ABD 14 yıl önce Irak’ı bombalamaya başladı ve bu konuda hala kızgınım. Bu öfkeyi filme yerleştirmek istedim. ABD’nin savaşı nasıl paraya dönüştürdüğünü göstermek istedim. Irak Savaşı ilham, öfkeyse filmi yazmak için motivasyon kaynağımdı.

Catfight’ta Anne Heche ve Sandra Oh gibi kendi jenerasyonlarının önemli yıldızlarıyla çalıştınız. Onlarla çalışmak nasıldı?

Önce biraz ezik hissettim çünkü her ikisi de zengin ve ünlü. Bense fakirim ve hiç popüler değilim. Onlar genelde milyonluk filmlerde oynuyorlar, benim filmlerimse ucuz. Ama her ikisi de senaryoyu çok beğendi ve bu bana büyük bir güven aşıladı. İkisi de son derece profesyoneller, aynı zamanda da eğlenceli insanlar. Sandra organize ve sistemli çalışan bir oyuncu, Anne’se daha enerjik ve doğal. İkisi bir araya geldiğinde ortaya harika bir şey çıktı. Benim için onlarla çalışmak harika bir armağan ve bir onurdu.

Ayrıca çizimler de yapıyorsunuz. Bu sizin için bir rahatlama yöntemi mi?

Resim yapmak kesinlikle rahatlatıcı bir eylem. Meditasyon gibi, yoga gibi. Yönetmenlikse bana stres veriyor. Yani tam tersi. Ama bir yanıyla da bağımlılık yapan bir etkisi var. Bir sebepten ötürü yönetmenlikten kendimi alıkoyamıyorum. Ne zaman bir filmi bitirsem, “Bu iş çok zor, artık yapmayacağım” diyorum. Yine de kısa bir süre sonra başka bir film için çalışmaya başladığımı görüyorlar. İnanın bu sağlığım için de iyi değil, ama istesem de kendimi durduramıyorum.

Göçmen bir sinemacı olmanız filmlere olan yaklaşımınızı etkiliyor mu?

Elbette. Annem de babam da Türk, ama
ben muhafazakar bir güney kasabasında büyüdüm. Çocukluk arkadaşlarım Hristiyan ailelerin çocuklarıydı. Bunların her biri karakterimi şekillendiren şeylerdi. Bir defasında Larry Charles’la (Seinfeld,
Curb Your Enthusiasm, Borat) konuşma şansımız olmuştu, komedyenlerin nasıl kendilerine has bir mizah geliştirdiğiyle çok ilgili birisiydi. Bu aslında etnik kökeninin, doğduğun yerin, ailenin, arkadaşlarının ve içinde yetiştiğin kültürün bir sonucu. Benim de ilginç bir geçmişim var. Bir Güneyli? 
Bir liberal? Amerikalı? Muhafazakar? Ben aynı anda bunların her biriyim. İki dünya arasında bir çatlak. Kim olduğuma tam olarak emin değilim. Belki Türkiye de biraz böyle. İki dünya arasında sıkışmış bir ülke, hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’da. Modernleşmek mi istiyor yoksa geçmişteki gibi mi kalmak istiyor? Ben de daima bu gibi ikilemlerin ortasında bulurum kendimi. Evlenmek, bir aile kurmak, büyümek istiyor muyum? Yoksa çocuksu ve geçmişe takılıp kalmış bir şekilde mi kalmak istiyorum?

Filmlerinizdeki kadar kötümser birisi misiniz?

Bazı günler öyleyim, bazı günler de değilim. Beş yıldır bir sevgilim var. Beni gerçekten de mutlu ediyor. Beni güldürüyor. O benim ilham kaynağım. Ayrıca, vaktimi de harcıyor ve beni kızdırıyor. Yani, bir bakıma, o benim düşmanım. Ama aşk çok güzel bir duygu. Aşk olmadan hayatın devamlılığı olamazdı, bebekler olamazdı. İnsan varlığı sona ererdi. Ancak bebekler büyüyor ve yetişkin oluyorlar. Savaşları da bu yetişkinler çıkartıyor. Bir anlamda aşk ve sevgi kaosu yaratıyor. Yineliyorum, bu da bir çelişki.

Summer of Blood ve diğer filmlerinizde yalnızlıkla acı tatlı yöntemlerle baş ediyorsunuz. Gerçek hayattaki yaklaşımınız da filmlerinizdeki gibi mi?

Summer of Blood adlı filmimde ana karakter Erik Sparrow’u iki yabancının yanında otururken gördüğümüz bir sahne var. Sahnede Erik, yanında oturanların bacaklarına dokunuyor çünkü bir şekilde onlarla iletişim kurmak istiyor. Filmde en sevdiğim sahnelerden biri. New York’u çok sevme nedenlerimden biri de kalabalığı. New York’ta asla gerçekten yalnız değilsiniz. Bununla beraber birçok insan kulaklık takıyor ya da telefonlarına bakıyor. Yani topluluk içinde de olsa izoleler. Çelişkiler her yerde. Yalnızlığı seviyorum. Resim yapıyorum, yazıyorum, filmlerimi kurguluyorum, gitar çalıyorum... Ama insanların çevresinde olmayı da seviyorum ve eğer film yapıyorsanız sanatçıların etrafında oluyorsunuz. İki dünyayı da yaşıyorum.

Sizi yönetmenliğe en iyi hazırlayan şey neydi?

Film izlemeye daha çok küçükken başladım. Her gün ve sürekli film izliyordum. Yapmayı en sevdiğim şeydi. Ayrıca daha ergenlik yıllarımda arkadaşlarımla filmler yapmaya başladım. 80’lerde VHS kamerayla filmler çekiyorduk. İlk filmim Campout With Death adlı ‘slasher’ tarzında bir gerilim filmiydi. İlk çekim gününü hatırlıyorum. Rüya gibiydi. Hemen bağımlısı oldum. Yönetmen olmak için tutkulu olmanız gerekir. Filmler izlemeniz gerekir. Yönetmenlik, öğretmenlik ya da yazarlık... Tutku, bunlardan herhangi birini yapabilmek için temel malzemenizdir.

Geçen yılın Netflix tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sinemayı öldüren aslen Netflix değil, cep telefonları. Artık sinemaya gitmiyorum çünkü insanlar çok saygısız. Film sırasında sürekli cep telefonlarına bakıyorlar. Sinema filmlerden keyif alamıyor olmak beni çok kızdırıyor. Eskiden sinema salonu kutsal bir mekandı. Bir katedral gibiydi. Bu konuda konuşuyor olmak bile beni sinirlendiriyor, ama ne zaman sinemaya gitsem pisliğin teki ya da ikisini aptal telefonlarıyla oynarken görüyorum. Elbette Netflix’in de masum olduğu söylenemez. ABD’de Netflix film bittikten sonra kapanış jeneriğini oynatmıyor. Jenerik akarken başka bir filmin tanıtımını yapıyorlar. Halbuki jenerik önemlidir. Seyirci izlediği film hakkında düşünme şansı bulur.

Kanlı, ciddi, saf bir korku filmi çekmeyi düşünür müsünüz?

Gençliğimde psikopat bir katilin bir grup insanı doğradığı korku filmlerinden çok izledim. Friday the 13th, Nightmare
on Elm Street... Hepsini! Haliyle evet,
bir tane de ben çekmek isterim. Maske
giyen durdurulamaz bir canavar fikrini seviyorum. Asla yüzünü göremezsin, asla onu öldüremezsin. Belirli bir sebeple hareket etmez. Sadece kan dökmek için hareket eder. Bu çok nihilist ve ürkütücü. Ayrıca hayata dair ilginç bir metafor bu. Ölüm hepimizin peşinde. Ondan asla kaçamazsınız, elbet bir gün sizi bulacağını bilirsiniz. Bu tarz filmler entelektüel olarak pek iyi bir şöhrete sahip olmasa da, yakından baktığınızda olgun fikirlerle dolu olduğunu görürsünüz.  

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

Mezar Turizm

MEZAR TURİZM

Bu yolculuk bir müzik yolculuğu değil. Metaforik bir şekilde sona doğru da ilerlemiyor. Hikayeyi, Mezar Turizm’in tek elemanı Kerem’den dinliyoruz.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

MBFWI Backstage: Brand Who

MBFWI BACKSTAGE: BRAND WHO

MBFW Istanbul'un ikinci gününü kapatan Brand Who'nun sahne arkasındaydık.

Dilara Fındıkoğlu

DİLARA FINDIKOĞLU

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

Storm Is Comıng

STORM IS COMING

PUMA'nın yeni modeli Storm'un Hasköy İplik Fabrikası'ndaki partisindeydik.

EN YENİLER
Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

Kubilay Aka

KUBİLAY AKA

"Hayvanlar; sevgi, vakit ve anlaşılmak ister."

Ayşenil Şamlıoğlu

AYŞENİL ŞAMLIOĞLU

"Sorumlu hayvan sahipliği yüreğinizi bütünüyle ona vermeniz demektir."

Ulaşcan Kutlu

ULAŞCAN KUTLU

"Sevgiyi anlamamış hiçbir insanın hayvan sahibi olmasını istemem."

DAHA FAZLA