JULIANNE MOORE

Abartıdan uzak.

54 yaşındaki Julianne Moore kariyerinin en güzel zamanlarından birini yaşıyor. Geçtiğimiz yıl, Maps to the Stars’daki rolüyle Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle taçlandırılan oyuncu, bu kez, Alzheimer teşhisi konulan, hastalığın kendisi ve ailesi üzerindeki etkilerini araştıran bir profesörün hikayesini anlatan Still Alice’teki performansıyla Oscar kazandı. Daha önce de dört kez bu ödüle aday gösterilmiş olan Moore, geçtiğimiz Toronto Film Festivali’nde XOXO’ya, dejeneratif hastalıklar, ödüllerin anlamı ve yüzümüzdeki kırışıklıkların güzelliği hakkında konuştu.

Röportaj: Nando Salva - Mart 2015 

Fotoğraf: Suburbicon (2017)

Ödülleri ne kadar önemsiyorsunuz?

Kim önemsemediğini söylüyorsa yalan söylüyordur. Önemsememeye çalışırsın çünkü yaptığın işin değeri aslında perdede görünendir, göğsüne taktıkları madalyaların üzerinde değildir. Ama “Oscar’ı almak güzel olurdu” diye düşünmemek çok zordur. Hepimiz takdir görmek isteriz, bu doğamızda var. Bir çocuğa doğru bir şey yaptığını söylediğinizde onun ne kadar sevindiğini düşünün. Yetişkinlikte de aslında aynı sevinci yaşamaya devam ederiz.

Still Alice’teki performansınızla bu kadar takdir göreceğinizi tahmin etmiş miydiniz?

Hayal bile etmemiştim. Birkaç günde, parasız çekilmiş, küçücük bir film bu. Öte yandan, insanların Alice’e yakınlık duymasının sebebini anlıyorum. Alice yaşamının sonuna gelmiş olması gerçeğiyle ve bu gerçeğin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olan bir kadın. Ailesinin, mesleğinin, ilişkilerinin, başardıklarının, genel olarak yaşamının ne anlam ifade ettiğini ve sonuçta bütün bunlardan geriye ne kaldığını kendine sormak zorunda kalıyor.

Sizce Alzheimer’la ilgili filmler yapmak neden önemli?

Çünkü bu hastalıkla ilgili pek çok önyargı var, ki şüphesiz bunlar da bilgi yoksunluğundan kaynaklanıyor. Bunama çoğunlukla yaşlanmanın bir sonucu gibi görülüyor. Gençlerin genellikle bu hastalıktan etkilenmediğini düşünüyoruz, o yüzden de hastalığa yakalanan çoğu kişi yaşlı damgası yemekten korktuğu için belirtileri gizlemeye çalışıyor. Oysa Alzheimer herkesin yakalanabileceği bir hastalık ve yaşla hiçbir ilgisi yok.

Filmi çekerken bu hastalık hakkında neler keşfettiniz?

Kişiden kişiye çok değişen bir hastalık olduğunu... Yani, herkes hastalığa farklı reaksiyon gösteriyor. Ayrıca, hastaların kimliklerini kaybettiği, kimliklerinin bunamayla tamamen ortadan yok olduğu şeklindeki düşünce de tamamen yanlış. Birçok hastayla konuştum; hastalığın en ileri safhasındakilerin bile kişilikleri yerli yerindeydi. Bunu keşfetmek beni çok etkiledi.

Filmin yönetmenlerinden Richard Glatzer’ın da dejeneratif bir hastalığı olması bu farkındalığı geliştirmenizde önemli rol oynamış olmalı.

Tabii, Richard’da Lou Gehrig hastalığı var; Alzheimer’ın aksine beyni değil bedeni tahrip eden bir hastalık bu. Ama her ikisinin de zorluğu aynı; yaşam savaşı verirken umutlarınla ve yaşamak istediğin hayatla bağını koparmadan devam edebilmek. Bu, büyük direnç gerektiren bir mücadele.

Still Alice’i izlerken, insan yaşamının ne kadar hassas olduğunu görüp de biraz korkuya kapılmamak imkansız. Çekimler sırasında böyle bir korkuya kapıldınız mı?

Pek sayılmaz. Tam aksine, rahatlama hissettim. Bu deneyim bana mutluluk, sevgi ve umut verdi. Yaşadığımız her günü kutlamanın ne kadar önemli olduğunu anladım, çünkü her gün son derece değerli. Ayrıca kocam ve çocuklarım olduğu için ne kadar şanslı olduğumu fark ettim.

Bir oyuncu için bu filmdeki gibi bir rolü canlandırmanın aydınlatıcı bir deneyim olduğunu söyleyebilir misiniz?

O kadar abartmayalım. İşim sayesinde hayat hakkında çok şey öğrendiğimi sanmıyorum. Öğrendiklerimi hayattan öğrendim ve onları işimde kullandım. Sinema özel olarak orijinal bir şey yapmaz, hiçbir şey yaratmaz. Yalnızca toplumun geneline bir ayna tutar. Biz oyuncular bazen kendimize fazla önem atfediyoruz. Yaptığımız iş dünyanın en basit işlerinden biri.

Ama bazı rolleri oynamak kesinlikle büyük cesaret istiyor. Tevazu mu gösteriyorsunuz acaba?

Gerçekten böyle hissediyorum. Bazen insanlar bana “Ne cesur bir oyuncusun!” dediklerinde “Neden?” diye düşünüyorum. Korkuyla yüzleştiğiniz zaman cesaret gösterirsiniz, oysa hikaye anlatmak beni zerre kadar korkutmuyor. Tam aksine, bunu yapmaktan büyük zevk alıyorum -işin içine büyük duygular girdiğinde bile... Duyguları hissetmek insanı öldürmez. Bir kayaya tırmanırken ya da kayak yaparken kaza geçirirseniz ölürsünüz. Beni böyle şeyler korkutur.

Oyunculuk yeteneğiniz nereden kaynaklanıyor dersiniz? Ailenizde sanatçı yok galiba, öyle değil mi?

Doğru, annem psikolog, babamsa bir albaydı. Babamın ordudaki görevi nedeniyle çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca 20 kere taşındık. Bir süre Almanya’da bile yaşadım. Sonuç olarak, başka insanlarla beraber yaşamayı öğrenmem, arkadaş edinmem ve kalıcı ilişkiler kurmam uzun sürdü. Ama sanırım bu deneyim oyuncu olmamda olumlu rol oynadı. Kendinizi hiçbir yere ait hissetmeyince farklı ortamlarda kendinize bir yer bulmaya ve bu ortamlara uyum sağlamaya çalışmanız gerekiyor. Oyuncu da karakterlerini canlandırırken aynı şeyi yapıyor sanırım.

Hep okuldaki yeni kız olmak kolay değildi herhalde.

Kitaplara sığınıyordum. Bütün gün kitap okurdum ve son sayfaya geldiğimde çok üzülürdüm. Aslında benim için oyunculuk, okumanın bir devamı gibi, sanki sesli okuyorum. Her ikisi de kendini hikayeye kaptırmakla ilgili. Mesleğimin en cazip tarafı da bana gerçeklerden kaçma imkanı vermesi.

Peki ama, örneğin bir yazar değil de oyuncu olmaya ne zaman karar verdiniz?

Lisedeydim. Bir gün Time dergisinin kapağında Meryl Streep’i gördüm. Bir şekilde beni çok etkiledi. Eve geldim ve babama şöyle dedim: “Sanırım ben de onun yaptığını yapmak istiyorum.”

Bu kadar basit mi?

Evet, ikinci kere düşünmedim. Tiyatro okuluna gideceğim dedim kendi kendime, sonra New York’a taşınacaktım, bir menajer bulacaktım ve bir seçmeden diğerine gidecektim. Bir şeyler olacağını biliyordum ama ne tür bir yaşam istediğimi tam bilmiyordum. O zaman biri bana 54 yaşında size kariyerim hakkında konuşacağımı ve 30 yıldır yaptığım işi anlatacağımı söylese inanmazdım.

Oyunculuğa televizyonda pembe dizilerle başladınız. Oralarda neler öğrendiniz?

Profesyonel olmayı... Günde 30 sayfalık diyalog ezberlemem gerekiyordu, o yüzden her gün sabah 7’de sete gidip 12 saat boyunca çalışıp ezber yapmak için eve dönerdim. Çılgın bir iş temposuydu.

O hızla çalışan biri iyi oyuncu olabilir mi?

Kendimi ekranda gördüğümde çoğu zaman “Of, gerçekten berbatım!” diye düşünürdüm. Ama işte o yüzden kendini geliştirmekten başka bir şey düşünemiyorsun.

Son dönemde rol aldığınız filmlerden biri de Hollywood’u acımasızca hicveden Maps to the Stars. Hollywood o kadar kötü bir yer mi?

Hollywood hakkında bir sürü mit var tabii. Birçok bakımdan eşsiz bir yer ve bir bakıma da içinde yaşayanların satmaya çalıştıkları imaj üzerine kurulu bir yer. Bu imaj popüler kültüre giderek daha çok nüfuz ediyor: Gördüğümüz resimleri gerçek olarak algılıyoruz. Oysa gerçek değiller. Bunun gibi, birçok oyuncu da kendi imajlarını orada görme ihtiyacı hissediyor, çünkü aksi takdirde var olduklarını hissetmiyorlar. İçlerinde kendilerini boş hissediyorlar, imajlarının gerisinde hiçbir şey yok.

Ne olursa olsun, bütün oyuncular az ya da çok görünüşlerini önemserler. Sizin de yüzünüzdeki çillerden hiçbir zaman hoşnut olmadığınız bilinir. Hatta bu konuda çocuklar için yazdığınız birkaç hikayeniz bile var.

Özellikle çocukken bu benim için bir sorundu. Çünkü çocuklar diğerlerinden farklı hissetmelerine sebep olan şeylerden nefret ederler. O zamanlar etrafımdaki herkesin sarışın, bronz tenli olduğu bir yerde yaşıyordum. Bense kendimi güneşten korumak zorundaydım. “Neden onlar gibi olamıyorum?” diye üzülürdüm. Bu herkesin başına gelir.

Peki, yaş almak sizde görünüşünüzle ilgili farklı endişelere neden oldu mu?

Bütün kadın oyunculara estetik ameliyatla ilgili fikirleri sorulur, ayrıca çocuklarımızla ilgili sorular da sorulur bize. Bunlar önemli değildir demiyorum ama bu soruları bir erkeğe sormazsınız.

Kesinlikle haklısınız.

Kayıtlara geçsin diye cevap verebilirim. Benim için yaşlanmak bir ayrıcalık ve bunu en doğal haliyle yaşayacağıma inanmak istiyorum. Yaşlanmak adeta güzel bir gelişmeyi deneyimlemek.
100 yaşına gelebilmek istiyorum, en azından deneyeceğim. Ve kadınların neden Botox yaptırdığını gerçekten anlamıyorum. Botox daha genç görünmelerini sağlamıyor, yüzlerine bir şey yaptırmış gibi görünmelerini sağlıyor sadece. Kimseyi yargılamam çünkü biliyorum Botox ya da ameliyat bazı insanlara kendilerini daha iyi hissettiriyor. Ama ben kendim gibi görünmekten çıkmak istemem. Nasıl olsa hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız. Hatta yarın ölebiliriz ve biliyor musunuz, işte o zaman yaş meselesini dert etmemize gerek kalmaz.

L’Oreal Paris’in bir temsilcisi olarak bunu söylemenizi çelişkili bulanlar olabilir.

Neden, anlamıyorum. L’Oreal dünyanın dört bir yanında, her yaştan ve her kültürden kadınlara hitap ediyor ve onlara her birinin güzel olabileceğini, bunun için kendilerine biraz zaman ayırmaları gerektiğini söylüyor. Bu birleştirici mesaj benim takdir ettiğim bir şey.

Kendinizi bir stil ikonu olarak görüyor musunuz peki?

Bu çok iddialı bir laf. Stil benim için bir tür eğlence ve her şeyden önce de yaşamımın her anında kendimi ifade etmenin bir yolu. Ama stil yaratmak konusunda kimseye model olmaya çalışmıyorum. Örneğin, birçok kişi siyah giymenin riskten kaçınmak olduğunu söyler, bense sık sık siyah giyerim. Ama zaten bir kızıl kafayım. Yani benim rengim fabrikadan.

Sizi Hollywood’da bir istisna kılan yalnızca görünüşünüzle ilgili tavrınız değil. Birçok oyuncu Hollywood’da kadınlar için iyi roller bulmanın ne kadar zor olduğundan şikayet eder. Oysa son zamanlarda sizin oynadığınız rollere bakılınca pek öyle görünmüyor.

Bakın, ilginç roller bulmak her yaştan her oyuncu için zordur çünkü bu iş oyuncuların egolarını tatmin etmek için yapılmıyor. Büyük stüdyoların öncelikli amacı bütün dünyada satılabilecek filmler üretmektir. Oturup şikayet etmek kolay olurdu ama gerçek şu ki etrafta bazı iyi filmler ve karakterler var ve onlara ulaşmak tamamen benim sorumluluğum. Çünkü bu benim kariyerim.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Gahl Sasson

GAHL SASSON

İşe bakın ki, Some Men 11'de astroloji konuşuyoruz.

Gönül Ergenekon

GÖNÜL ERGENEKON

Bilime Bir Doz Anne Şefkati

Nadıa Lee Cohen

NADIA LEE COHEN

XOXO The Mag'in Sonbahar/Kış 2018-2019 kapak konuğuna bakmaktasınız.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Dönersen Islık Çal

DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Bala Atabek, XOXO The Mag için yazdı.

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

Çoklu Özgeler Sendromu

ÇOKLU ÖZGELER SENDROMU

Söz konusu Özge'yse, tarafınızı seçmek o kadar da basit olmayabilir...

EN YENİLER
Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

Davıd Mallett

DAVID MALLETT

Maestro’dan sizin için güçlü tüyolar alıyoruz.

Dönersen Islık Çal

DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Bala Atabek, XOXO The Mag için yazdı.

Beğeni Üzerine

BEĞENİ ÜZERİNE

Ali Akay, XOXO The Mag için yazdı.

Zızı Donohoe

ZIZI DONOHOE

Zizi Donohoe ile güzellik üzerine biraz laflıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

DAHA FAZLA