YEMEĞİN ERKEK HALİ

Kadın-erkek ilişkisiyle yemeğe yakından bakış.

Yazan: Nilhan Aras 

Sayı: Feed Magazine 003

İştah sözcüğü nesnel olarak fiziksel bir durumu anlatır. Örneğin Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’üne göre iştah -Arapça iştiha’dan dilimize geçmiş- yemek ve cinsellik ekseninde ilkin “yemek yeme isteği”, ardından “cinsel istek veya arzu” anlamlarında bir sözcüktür ve bu anlamlar genel kanıda olumlu, hatta bazen doğruluğu kesin bir gerekliliğin altını çizen çok olumlu bir algıya sahiptir. Gürbüz yetişmesi istenen çocuğun yemek yeme isteğinin olması, ataerkil zihniyete göre kadının erkeğine her zaman -özellikle de istendiği durumlarda- cinsel istekle yaklaşması gibi. Oysa işin bir de psikolojik boyutu vardır ve sözcük burada fizikselin anlatımına tam da ters düşecek şekilde çoğunlukla birebir olumsuzu vurgulayan ya da çağrıştıran bir kimlikle ifade bulur ki, işte bu noktada genellikle arzu sözcüğü ile karıştırılır. Belki, arzunun yalnızca yemek ve cinsellik üzerine değil bir genellemeyle istek, dilek ve hevesten söz ediyor olması bunda etkendir. Bu arzu denen şey öyle bir istek ve hevestir ki, karşılığında huzur verir. Tabi, bunun için giderilebilmesi, mutlak doyurulması gerekir; bu doyumu sağlayabilmekse, tuhaftır, insanı atılgan, dahası bazen de saldırgan olmaya iter. Bununla birlikte arzunun kendisi, sesletiminin de katkıda bulunduğu yumuşak bir hisle, etkisinin haşinliğine, sertliğine karşın daha zarif bir duygu gibi algılanır, gülümsetir, kimi zaman iç gıcıklar.

Öte yandan iştah da doyurulmaya muhtaçtır; ama sonunda, arzunun sunduğu huzurdan farklı olarak, daha çok bir rahatlama, güçlenmiş olma hali vadeder ki, bu da iştahı bir yandan doyururken bir yandan da kamçılayan bir sarmal yaratır. Ayrıca kimilerine iyi ve sevimli gelse de sözcük, içindeki sert sessiz ve hemen ardından gelen kalın ünlü ile en başta kaba bir izlenim uyandırmaktadır. Gerçi bu, iştahın hem fiziksel hem de psikolojik boyutlardaki tüm hallerinde böyledir. Yani, küçük bir çocuğun ya da arkadaşların eğlenerek ve doymamacasına yemek yemesinden söz ediliyorsa da zarafetten dem vurmak pek mümkün olmaz, özellikle Doğu toplumlarında siyasilerin her koşulda zeminde kalma isteklerinden konuşuluyorsa da. Anlatayım.

Adana’ya ilk ne zaman gittim, şimdi tam olarak anımsamıyorum. Ama ‘90’ların ikinci yarısıydı ve çok sıcak bir yaz günüydü. Bir iplik fabrikasında fotoğraf çekimi yapmıştık, daha doğrusu fabrikanın kendisini çekmiştik, üretim bandını, ürünlerini, çalışanlarını… Genel Müdür de çok cana yakın ve konuksever biriydi. Öğle olduğunda “Hadi,” dedi, “sizi çok güzel bir yere götüreceğim, orada yemek yiyelim.”, çıktık. Arkamızda tozlu yollar, boş araziler, trafik ışıkları, elektrik telleri, tek katlı evler, oyuncu çocuklar, sakin bir hayat ve güneş bıraktık. Hatta sıcağın sesi, sessizliğin gürültüsü de geride kaldı. Sanki bir ara sazlıkların arasından geçtik ve sonunda çıplak bir yere vardık. Lokanta bir oto yıkamacının üstündeydi. Yandan yüksekçe bir merdivene tırmanarak kapısından girdik. (Bilmem ki, şimdi anımsayan oldu mu burayı?) İçerisi de çıplaktı, geldiğimiz yol gibi. Çok büyük salon odalara ya da bölümlere ayrılmamışsa da yan duvarlar köşe dönmemizi sağlıyor, sonrasında yine oldukça büyük ve geniş bir alana ulaşıyorduk. Lokantanın bir balkonu ve balkon kapısının (?) önünde duvar boyunca ince uzun bir havuz vardı. İçinde balıklar olurmuş, ama biz görmedik, yoktu. Çünkü, az önce gelmiş balıklar, ustalar henüz havuza aktaramamışlar. Madem öyleydi, ben balık yemek istedim. Şöyle, büyükçe oval bir kiremit içinde, kafası ve kuyruğu kiremidin başından ve sonundan sarkan, abartıp neredeyse boyum kadar diyebilirim, eni de genişçe, kocaman bir balık geldi bana. Ben gözlerimi kocaman açıp baktım balığa, onlar 'Bitecek o!' dediler. Arkadaşım “Madem Adana’dayız, ben kebap yiyeceğim”, deyip, “bir buçuk”, diye de ekledi. Galiba orada racon buydu, ama ben bilmiyordum. 

O gün bilmediğim başka şeyler de vardı Adana hakkında. Örneğin bu şehirdeki -dizginlenmesi düşünülemez- iştahın şehrin tüm toplumsal kurallarını yıkarak var olduğunu ve ülke dünyayla birleştikçe daha da büyüdüğünü. Ama şimdilik ikinci kısımdan, ekonomideki gelişmelerden ötürü rafların görüntüsünden ve benzeri daha pek çok ilişkili şeyden söz etmeyeyim. Bu şehir dünya kültür tarihinde anaerkilin anavatanı olarak bilinen Anadolu’nun en ataerkil tavırlı coğrafyalarından biridir. Eril düşünce ve dilin sonsuz hakim olduğu bu yerde er kişi bir yandan Anadolu’nun tamamı gibi aile hayatını önemseyen, onu her şeyin üstünde tutan bir tavır ve korumacı bir içgüdü sahibidir ve bunu her fırsatta sakınmadan göstermeyi bir varoluş ve konumlan(dır)ma aracı sayar. Ancak bir yandan da, şaşırtıcıdır ki, yemek söz konusu olduğunda birden tüm muhafazakarlığından sıyrılır, yemekle arasına hiçbir sosyal değerin, kuralın, dayatmanın ya da öğrenilmişliğin girmesine izin vermez, yerken bunları tanımaz. Adıyla, şu yeryüzündeki diğer tüm kadınlar kadar, bizzat kendisinin koruduğu, kolladığı mahremine de gönderme yapan pek çok yemek ve tatlıyı sonsuz bir çapkın iştahla tüketir: Kadınbudu köfte, bumbar (mumbar), şırdan, dilberdudağı, vezirparmağı, incir dolması, hanımgöbeği, şıllık tatlısı ve kerhane tatlısı (halk dilinde). Bazıları yörenin mutfak kültüründe eski, bazıları devşirme olan bu tatların cüretkar isimleri bir yana ağır, ağdalı ve baygın görüntüleri de son derece davetkar, tahrik edici, erotik ve hatta pornografiktir. Tabi, tam burada, işin henüz başında iken dahi çoğunlukla çiğ ya da pişmiş etin tüm renkleriyle bezenmiş yöre sofrasının tam ortasına koskoca bir çelişkinin düştüğünü görmemek olası değil: Erkek sosyal yaşam içinde bir yandan kadını-nı koruyup kolluyor -hadi, burada, onu aciz gördüğü kısmını bir kenara bırakalım ki, o da ayrı ve derin yaralardan doğmuş bir çelişki-, diğer yandan da kendi namusuna zimmetli kadınları da içine dahil eden bir genellemedeki isimlere sahip yemek ve tatlıları onaylıyor; bunları, kadını değersizleştiren, bir çeşit arzu nesnesi kılan isimleriyle birlikte yiyor. Herkesin ortasında, hep birlikte ve çok büyük bir iştahla. Elbette, bu yeme eylemi yalnızca erkeğin tekelinde değil ve işte bu da çok şaşırtıcı. Çünkü, kadın da aynı şekilde, aynı büyük iştahla, ama yine sorgulamadan uzak bir tutumla ve adeta bazen kendisini bazen de erkeği-ni yiyor. Mutfak kadının ise bu isimler neden, sorusu çemberin en dışında kalıyor, ben de şimdilik sormayayım. Ama bu lezzetlerin arasından şırdanı -elbette dolmasını- ele alıp onun üzerinden şimdilik şu meşhur yemek ve cinsiyet ilişkisinden değilse de iştahtan Adana coğrafyası ekseninde ve gözlemlere dayanarak konuşmak geçmişe en yakın haliyle bugün mümkün. Henüz mümkün, çünkü malum, toplum yapısı hızla değişiyor.

 

Kısaca tanımlamak gerekirse şırdan gevişgetiren otobur hayvanların çok odalı midelerinde son bölümdür, hayvan doğduğunda midesinin ilk olarak bu bölümü gelişir ve büyür, diyebiliriz. Bu tanımlama bir yandan tüm tartışmalar ve karşıt görüşlere rağmen benimsenen şu ünlü ve hayli zorba “et, erkeğin mülkiyetindedir”, düşüncesini işaret etmektedir: Çünkü şırdanın, hayvanın vücudundaki bir et parçası olmasından başka bir de sakatat olması iyiden iyiye erkek damak zevkine, oradan da erkek varoluşuna seslenir. Çünkü, kadının sahiplenmesi istenen ve ona uygun görülen bir zariflikten, incelikten hayli uzak işlevi şırdanı ancak hayatın tüm “fiziksel(!)” zorluklarına katlanabilen erkeklere layık kılmaktadır. Bu düşünce erkeği kaba, sert ve vurdumduymaz gösterse de şırdan yemek gücünü perçinlemesi için yine çok iyi bir fırsattır. Öyleyse, erkek iştahla şırdan yemelidir.

Bir başka bakış açısına göreyse -ve kabul edilmeli ki, en çok rağbet gören de bu- şırdanın en önemli özelliği görüntüsüdür. Çünkü şırdan, dolması yapıldığında düpedüz pornografik bir yapıya kavuşuyor. Üstelik öyle hafif andırmalar, çağrışımlarla değil. Çok net biçimde. Şırdanın fallusa benzeyen kalın, uzunca ve oldukça dik duran sert sapı, altındaki içi lezzetli bir pilavla sıkıca doldurulmuş, dışı adeta kalın pli dokulu -ki, bu bazen pörsümüş bir görüntüdedir ve bu haliyle göreni belki hüzünlendirebilir-, rengi de hafifçe koyulaşmış oval topla tam bir erkek cinsel organını betimler. Sıkı sıkıya doldurulmasının nedeni özellikle bu görüntüyü vermek değilse bile, sonuç bu oluyor işte. Ha, söylemek gerekir ki, eğer bu sakatatı olduğu gibi ızgaraya atıp yerseniz pek bir sorunu yoktur, görüntü idare edilebilir. Ama içi doldurulduğunda şırdan artık sıradan bir yiyecek değildir. Aniden yüksek tansiyonlu pornografik bir morfolojiye evrilir. 

Ne var ki, asıl ilginç olan şırdanın görüntüsü değil, nerede, kimler tarafından ve nasıl yendiğidir. Çünkü onca eril özellikteki şırdan Adana’da yalnızca erkeğin değil, kadının da sıkça yeğlediği bir yemektir. Üstelik ulu orta bir düzende. Caddede, kaldırım kenarında. Herkesin göreceği biçimde. Üstelik büyük bir iştahla! Örneğin -daha çok merkez ilçede- çalışan kadınlar öğle tatillerinde iyi kumaştan ve çok iyi dikilmiş döpiyesleriyle caddenin kenarında buldukları şırdancının kazanına eğilir, belki de sabahleyin yanından ayrıldıkları erkek bedeninin en müstehcen kısmına benzeyen o sakatat parçasının kendilerince en iyi örneğini gözleriyle seçer, parmaklarıyla şırdancıya tam onu işaret edip istediklerinin o olduğunu söyler ve herkesin ortasında onu ısırarak büyük bir iştahla yerler. Hem de bir tane değil, yiyebildikleri kadar. Oysa kadının seçip işaret ettiği ve ağzına attığı şırdan görsel açıdan erotizm sınırlarını çoktan aşmıştır. Üstelik, yenmesi de öyle kolay bir şey değildir. Her ısırışta içindeki yağlar dışarı çıkar, yiyenin dudağının kenarından akar; o sırada baş hemen yukarı kalkar, böylece yağlar cekete ve gömleğe ulaşamaz, ama yine de çeneden kayıp boyna ulaşır, hatta gömlek yakasından içeri gerdana doğru süzülür. Ve yağlar bedende aşağıya doğru aktıkça kibar hanımlar bir yandan birbirlerini uyarır, bir yandan da gülerler (kahkaha?). Bu, ne yaparsanız yapın, zarif bir yiyiş değildir. Çünkü, kağıda sarılmış olarak elinizde tuttuğunuz parça küçük değildir, tek lokmada tüketemezsiniz ve eğer gerçekten iştahınız yoksa asla yiyemezsiniz, en azından yarıya gelmeden bırakmak zorunda kalırsınız, ama Adana’da şırdan iştahı çok ünlüdür.

Tüm bunlar görünüşte basit bir yeme eylemidir. Hatta yiyenler de o sırada gerçekten iştahla ve yalnızca karın doyuruyorlardır, ayaküstü. Ama cadde kenarındaki fotoğraf böyleyken Adana’nın şırdan sevdasını yalnızca olağan sınırların ötesinde çok büyük ve masum bir iştah ve bir yemek aşkı olarak değerlendirmek mümkün müdür, yoksa o insanların yaşamın bambaşka alanlarındaki duruşlarına mı bakmak gerekir? Evet, belki tam da yediği sırada, öncesinde ve sonrasında dahi hiç kimse ataerkilin cisimleşmiş halini yediğini, böylece yiyen kadınsa erkeği güç kullanarak (dişlemek) tükettiğini ve ona karşı kazandığını, erkekse daha da güçlendiğini düşünmüyordur. Kadın her ısırışta genlerine işlemiş varoluşsal bir intikamı tatmıyor, erkek tarafından toplumda ötelenmiş, evde bastırılmış kadınlığının öcünü almıyor; erkek her yutkunmanın sonunda hemcinslerinin gözünü korkutmaya, kadınları da sindirmeye yarayacak kaslarının kabardığını hissetmiyor; her ikisi de iştahlarını bu bilgi ve duygularla kabartmıyordur. Ama kadın ya da erkek, göreni hayrete düşüren o dev iştahı içinde taşıyan her kimse kendisi farkında değilse de o iştahının temelinde bir eksikliğin yerini doldurmaktan başka bir miktar da güçlü olmak, sahip olmak ve geri almak kodları yatıyor. Bunu, iştahla şırdan yiyenlerin “Neden?” sorusuna verdikleri cevapların çözümü gösteriyor. Avcı-toplayıcı toplumlardan köken alan öncül düşüncelerde et rengi, dokusu ve yoğunluğu nedeniyle erkeğe ve gücüne layık bir yemektir. Yine aynı düşünceye göre kadının da sebze ve meyve gibi yumuşak dokulu, yemesi ve sindirimi kolay, ağırlık yapmayan besinleri tüketmesi öngörülür. Cinsiyet ayrımcılığının uzantısı olan bu bakışın varlığı her ne kadar çok gerçekse de kimse bu hazları yaşamak için geçmez şırdan kazanının başına. Tek amaç acıkmış karınlarıyla birlikte iştahlarını doyurmaktır. Tabi son kertede iştahın -ve söz konusu şırdan olunca altını çizmek gerekir ki, erotizmin- temel dinamiklerinden olan kokuyu da göz ardı etmemek gerek. 

Kısacası, arzudan farklı olarak gerçek bir iştahtır Adana’da hanımları şırdan yemeye teşvik eden ve bu ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, ne yazık ki, zarafetten hayli uzak bir durumdur. Benzeri şeyi toplumsal katmanlardan yöneticilik için de söylemek mümkün. Ama hak adına bunun daha çok oryantal yapılı kültürlerde, 3. Dünya ülkelerinde ve diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü, sürmeye çalıştığı, en azından oturmaya çalıştığı yerlerde görüldüğünü özellikle zikretmek önemli.

Hayatın çeşitli alanlarında 'doğal sınır'lara göre yaşarız. Yani, her şeyin ulaşabildiği bir en son nokta, sonlanan bir ömrü vardır. Ülkelerin doğal sınırları vardır, örneğin. Ülke kurulur, zamanla sınırları genişler, genişler, sonra bir yerde durur. Ne kadar istenirse istensin, bir karış daha büyümez. Sınıra dayanmıştır artık. O halini korumaksa ayrı bir iş. Tabi, bunun, geçmiş zamanı işaret eden bir örnek olduğunu da hemen söylemeliyim. Ama benzeri bir örneği insan üzerinden vermek olası: Belli bir süre aynı işi yapan insan gün gelir durur. Aniden. Hatta kendisi de şaşırır buna. Kendi seçimi, isteği değildir bu durma hali, ama öyle olur. Sabah yataktan kalkmayı, güne başlamayı, o işe gitmeyi hiç mi hiç istemez. Bünyenin isyanıdır bu. Her şeye rağmen devam etmek zorunda ise çok mutsuz olur ki, zaten bir süre sonra diğerleri tarafından durdurulur. Önce tükenmişlik sendromu dendi adına, sonra metal yorgunluğu. Ama her ne denirse densin, aslında olan insanın o konuda doğal sınırına gelip dayanmış olmasıdır. Biraz daha gitmeye mecali yoktur artık. Öylece kalır, baktı olmuyor, küçülür. Öte yandan eşyanın da bir ömrü vardır. O farkında değildir, ama bir süre sonra kullanılamaz hale gelir; çünkü son kullanma tarihi gelmiştir, kullanım sınırına varmıştır. Oysa siyasal platformda durum çoğunlukla böyle değildir. Yönetmek, iktidar sahibi olmak genellikle büyük, çok büyük bir iştahı da beraberinde getirir -zaten iştahın kişiyi oraya kadar getirdiği durumdan bağımsız olarak- ve bu, en başta söylediğimiz pek onaylanmayan psikolojik temelli iştaha bir örnektir. 

Oksijenin az olduğu yükseklerdeki bir katmanda var olan yönetme olgusu iktidar ya da muhalefet, fark etmez, mekanizmanın hangi kanadında duruyor olursa olsun her zaman kalmak ister. Aynı noktadan geri adım atmayacak biçimde yatay hareketleri kabul eder, edebilir. Nadiren vazgeçenler görülse de genel eğilim kalma yönündedir. Oradakilere bu motivasyonu verense gittikçe yükselen bir grafik çizen iştahlarıdır. Yönetme ya da yön verme hakkını bir kez eline alan kişi görevini yerine getirirken bir yandan da bunun sürekliliğini sağlayabilmek için iştahını üretir. Ancak bu iştahı arzu ve hırstan ayırmak önemli; çünkü buradaki, yönetme olgusunu sabitleyen ve güçlendiren iştah her gün çoğalan oldukça güçlü ve büyük bir istektir. Aynı zamanda yönetme olgusunun ekosisteminde yer alan zaman zaman sertleşme hali de iştahı iyiden iyiye kamçılar ve büyümesine destek olur. Diğer bir deyişle, yönetme ve iştah birbirinden beslenir, kendilerini birbirlerinden yeniden üretir. Yıllar geçer, yöneten ve yönetmek isteyen bu duruma sıkıca bağlanır. Artık, hayatının merkezine orada olma iştahı oturmuştur. Bu, zaman zaman hayli sert ve kaba bir iştahtır ve yıllar geçtikçe izleyenlerini şaşırtır ve rahatsız eder, ancak iştah o kadar yoğundur ve bedeni sarmıştır ki, o iştahın sahibi yönetme olgusunu epey önce içselleştirmiş kişi, karşısındaki bu şaşkınları anlayamaz. Hatta öyledir ki, o yukarıda olma ve yönetme iştahı bir süre sonra fiziksel iştahla da ilişkilenir. Siyasi düzlemde gücün bir göstergesi olan sofralar sıklaşır ve ağırlaşır, yeme eylemi de iştahın kendisi gibi zarafetten uzaklaşabilir. Erk sahibi iştahıyla olduğu yere kök salmaya başladıkça ve beden numarası büyüdükçe -tabi, bunda zaman içinde ilerleyen yaşın getirdiği sağlık ve görsellik özelliklerinin etkili olduğunu da mutlaka belirtmek gerek- çoğu kez görev gereği de olsa daha fazla yer, ama bunlar her defasında zarafetten biraz daha uzaklaşılan bir görüntü verir. Belki artan yönetme olgusu iştahı gözle başlayıp burunla süren ve dudaklarla somutlaşmaya başlayan yeme eyleminin de hızlanmasına yol açtığından, belki de kişilerin içindeki çocuğu ortaya çıkardığından böyledir. Bilmiyorum. Ama son sözü Bernard Shaw’a bırakmak istiyorum, belki daha güzel olur: 

“Kuzey Amerika Kızılderililer’i birer sportmen, savaşçı centilmen örneğiydi. Perikles döneminin Atinalı’sı kültürle, sanatla yetiştirilmiş bir centilmen simgesiydi. İkisi de siyasal açıdan başarısızdı. Modern centilmen ise, ne onlar gibi güçlü, ne de kültürlü, ama topundan daha iştahlı. Onların başaramadığını, bunların başarması olanaksız elbet.”

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

Efı Gousı

EFI GOUSI

Efi'nin koyu-pastel dünyasına bakıyoruz. O anlatıyor, biz inceliyoruz.

MBFWI Backstage: Giray Sepin

MBFWI BACKSTAGE: GİRAY SEPİN

Giray Sepin'le MBFW Istanbul'un üçüncü günündeyiz.

Rüya Pamuk

RÜYA PAMUK

Rüya'yla konuşmamızın odak noktasında okuduğu, yarıda bıraktığı ya da okuyacağı kitaplar vardı.

Merve Özaslan

MERVE ÖZASLAN

Düşün, araştır, tasarla.

PETEK KARABULUT

PETEK KARABULUT

"Farklılıklardan doğan önyargıların, insan ilişkilerindeki tüm olumsuzlukların başlangıcı olduğunu düşünüyorum."

MBFWI Backstage: Mehtap Elaidi

MBFWI BACKSTAGE: MEHTAP ELAİDİ

Mehtap Elaidi defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

EN YENİLER
Sarper Baran

SARPER BARAN

“Detaylarda boğulduğumu hissettiğim an duruyorum.”

Igor Scalısı Palmınterı

IGOR SCALISI PALMINTERI

Palermo'nun sokak duvarlarını teslim ettiği Igor ile şehirde kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz.

Brad Robertson

BRAD ROBERTSON

Brad Robertson'a göre deniz, ruhumuz.

FABRIZIA LANZA

FABRIZIA LANZA

Fabrizia Lanza'ya soruyoruz: "Bir yemek okulunda ilk kural nedir?"

Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Yürümek İçin 7 Neden

YÜRÜMEK İÇİN 7 NEDEN

Sicilya’ya gidip geleceğiz.

DAHA FAZLA