ANGELO FLACCAVENTO

Moda tasarımcılarının korkulu rüyasıylayız. Sorduğumuz sorular aslında maçın gidişatını belli eder cinsten, buyurunuz.

Angelo Flaccavento, pek çok moda tasarımcısının korkulu rüyası. Business of Fashion ve Style.com’da (Anna Wintour’un azizliğine uğradığı için artık Vogue Runway olarak takip edebilirsiniz) yazdığı eleştiri yazılarıyla, kendi zevkini ikinci plana atarak, tasarımcılara doğru yolu göstermeyi hedefliyor. Görece feminen bir sektörde, bir erkeğin de söyleyecek bir çift lafının olabileceğini ve bu azınlıktaki en iyi örneklerinden birisi olduğunu kendisi de biliyor ama gol atması için ona pas attığımızda, topu taca gönderiveriyor. Sorduğumuz sorular aslında maçın gidişatını belli eder cinsten, buyurunuz.

 

Röportaj: Utku Palamutçu - Some Men Kış 02

Fotoğraf: Diego Diaz

 

Bay Flaccavento, senli benli konuşalım mı?

Tabii ki. Böylesi çok daha samimi olur.

Öncelikle, bize iş tanımını söyleyebilir misin? İsminin önüne gelen o kadar çok sıfat var ki, kendini nasıl tanıttığını merak ediyoruz.

Asıl mesleğim, moda eleştirmenliği ve yazarlığı ama diğer bütün çağdaşlarım gibi ben de pek çok alana el atıyorum. Sergi küratörlüğü yapıyorum, kitaplara editörlük yapıyorum. Sadece yazınsal kısımla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda işin görsel kısmında da yer alıyorum. Fotoğrafların seçilmesi ve tasarım da işimin bir parçası. 

Gino Delmas, senden “en sevdiğiniz yazarın en sevdiği yazar” olarak bahsediyor. Onunla aynı fikirde misin?

Bu konuda yorum yapmak bana düşmez ama bu çok güzel
bir tabir. Ve bunu duymak çok gurur verici. Tabii bu fikre katıldığımı söylemek beni olduğumdan çok daha iddialı gösterir. Kendisi yazılarımın arkasındaki fikirleri çok iyi bildiği için böyle güzel bir yorumda bulunmuş olsa gerek.

O halde, bu mesleki tartışmayı toparlamak gerekirse, kendini sadece moda eleştirmeni olarak tanıtmak, işini kolaylaştıracaktır.

Kesinlikle. Her zaman araştırmaya, analiz etmeye ve ne yazık ki eleştirmeye daha yatkın olmuşumdur.

Bu arada, moda eleştirmenliğine dair bir eğitim aldın mı?

Hayır. Üniversitede sanat tarihi okudum. Uygulamalı sanatlar üzerine doktora yaptım ve tezimi yazarken işin içine moda girdi. Roberto Capucci’yle alakalı bir tez yazmaya karar verdim çünkü onun tasarımları, heykeltıraşların elinden çıkan eserler gibi görünüyordu. 

Moda dünyasının ne kadar büyük bir ‘işveren’ olduğunu ve sayısız insanın bu sektörden beslendiğini düşünürsek, hepsinin bu sektöre girmesine sebep olan farklı ve mantıklı bir şey olmalı. Seninki ne?

Modanın farklı katmanlardan oluşan kendine has bir dili var. Bu dil sürekli değişiyor ve sen ayakta kalmak için, kendi bakış açını bu dile uydurmak zorundasın. Öte yandan, bu sektörün içinde olmayanlar için moda, çok basit ve yüzeysel bir şeymiş gibi görünüyor. Bu kadar basit görülen bir şeyin aslında toplumun alt kültürlerine, geçmişine ve geleceğine atıfta bulunuyor olması bence çok etkileyici.

Bu sosyolojik etkiler bir kenara, Comme des Garçons da senin için önemli bir yere sahip.

Moda sektöründe çalışan pek çok akrabam vardı ve ben çok küçükken bir dükkan işletiyorlardı. Ben de onların peşine takılıp, onlar defilelere giderken farklı şehirleri görme şansı yakalıyordum. Milano’ya gittiğimizde, oradaki Comme des Garçons mağazasını gördüm. Vitrinler kampanya görselleriyle dolup taşıyordu. 80’lerin sonuydu ve camın arkasında gördüğüm şey, o güne kadar gördüklerimden çok farklıydı, çok başka şeyler söylüyordu. Mağaza beton duvarlar ve harika mobilyalardan ibaretti ve bunlar, o döneme göre deyim yerindeyse çok sertti. İşin ilginç tarafı ise mağazada sadece dört ya da beş parça kıyafetin yer almasıydı, yani aslında oldukça radikal bir hareketti ve beni derinden etkiledi. 

Bu arada, 2011 yılında Rei Kawakubo ile röportaj yaptığında, o senin hislerinden haberdar mıydı?

Ne yazık ki haberdar değildi çünkü kendisi röportajı mail yoluyla yapmayı tercih etti. Kendisi mahremiyete oldukça önem veren, biraz da içine kapanık birisi. Eğer onunla yüz yüze konuşma fırsatı bulsaydım bile çocukluk anılarımdan bahsetmek istemezdim çünkü kendisi bu tip konuşmalara tahammül edemeyeceğini belli eden bakışlarıyla beni yerin dibine sokardı. Her şeye rağmen, Rei hala en büyük ilham kaynağım.

Bazı yazarlar, alçakgönüllü ya da idealist oldukları için olsa gerek, kendi yazılarını beğenmezler. Bu senin için de geçerli mi?

Ne yazık ki öyle. Her yazımı okuduktan sonra biraz daha iyi yazmak için kafa patlatıyorum. Sonuçta, bilgisayar karşısına oturup kelimeleri ekrana aktarırken, kendimi bir anda konudan uzaklaşmış ve saçma sapan şeyler yazarken bulabiliyorum. Tabii eğer kendimi bulabiliyorsam şanslıyım demektir. Bazen basılan yazılarıma baktığımda gerçekten ne dediğimi anlamadığım oluyor.

Peki böyle anlarda pişmanlık duyuyor musun?

Hayır. O zaman için, bu yazının öyle olması gerekiyormuş diye düşünüyorum ve konuyu kapatıveriyorum. Sonuçta öyle saçma bir şeyi yazmayı başlamışım, üstelik bu yazı yayınlanmış; bu da bir başarı olsa gerek. 

İnsanın bir ofisinin olmaması garip bir şey olsa gerek.

Her gün aynı ofise gitmek zorunda kalmak da garip bir şey olsa gerek. O yüzden sanırım iPad’im benim ofisim ve canım nerede isterse orada yazabiliyorum.

Bu arada, illüstrasyonlarını paylaştığın bir blogun da var. Günlük koşuşturmaların arasında çizim yapmak için vakit bulabiliyor musun?

Bunun için kendime belirli bir zaman ayırmıyorum çünkü çizimlerimin hepsi genelde canım sıkıldığında ortaya çıkıyor. Yolculuk yaparken, bir defileye girmeyi beklerken, yazmam gereken bir şeyi yazamadığım için acı çekerken... 

Konuya geri dönelim. Birkaç ay önce Au Jour Le Jour’un tasarımcısı Diego Marquez ile bir röportaj yaptık ve röportajda, senin marka ilgili yazından bir alıntı yaparak onlara bir soru yönelttik. Diego söze şöyle başladı: “Angelo’ya markayla ilgili iyi şeyler söylediği için değil, söyleyecek güzel fikirleri olduğu için hayranlık duyuyorum.” Sektörü yönlendirdiğin fikri özgüvenini artırıyor mu?

Her şeyden önce, bir koleksiyon oluşturmanın ne kadar zor bir şey olduğunu biliyorum ve dökülen alın terine karşı saygım sonsuz. Zaten moda eleştirmeni olmak demek tüketiciyi
değil, aksine üreticiyi yönlendirmek demek. Eğer Au Jour Le Jour koleksiyonuyla ilgili korkunç şeyler söyleseydim, markanın müşterilerinde bir azalma olmayacaktı ya da halihazırda oradan alışveriş yapmış insanlar bin pişman olarak kıyafetlerine küsmeyeceklerdi. Ama tasarımcılar dışarıdan bir gözün gördüğünden hareketle koleksiyonu yeniden değerlendireceklerdi. Eğer bir şey trendlere uymuyorsa ya da tasarımlar beklenenin altındaysa, bunu kibarca söyleyivermek lazım, hepsi bu. 

Müşterilerin bu yorumlardan etkilenmeyecek olmalarının bir diğer sebebi de günümüzde pek çok insanın okumaktan kaçınması olabilir mi? İnsanları ilgilendiren şeyin fiyat ve trendler olduğunu bilmek çalışma hevesini köreltiyor mu?

Kendimi, dergilerde, gazetelerde ya da websitelerinde yazılanları okumak isteyen insanlar olduğuna inandırmak için elimden geleni yapıyorum ki aslında bir yandan böyle bir azınlığın var olduğunu biliyorum. Tabii ki popüler konulara gösterilen ilgi her zaman daha fazla oluyor ama bu beni yazmak istediğim konudan uzaklaştırmıyor. Ama maalesef sadece reklam kokan yazılar hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Gerçekten emek sarf edilmiş yazıların okunduğu ve mantıklı cümlelerin süzüldüğü metinlerin var olduğu bir dünya şu an biraz uzak, ama mümkün.

Sokak stili kavramının içi giderek boşaltılmış olsa da, sen de stilinle ilgi görüyorsun. Bize, centilmen bir erkeğin gardırobunda mutlaka olması gerekenlerden bahsedebilir misin?

Kendimi sokak stili sayfalarında her geçen gün biraz daha fazla görüyorum ve bu durum bana çok garip geliyor, zira neredeyse sadece takım elbiseyle dolaşacak bir hale geldim, tabii bir kaç küçük oyun yaptığım doğrudur. Ben sadece Tommy Ton’un fotoğraf çektiği bir sokak stili dünyasından geldiğim için şu an bu konudaki her şeyi fazla abartılı buluyorum. Çok klişe olacak ama, aynaya baktığında kendine yakıştırdığın şeyleri giyiyorsan zaten dolabında ne olması gerektiğini biliyorsun demektir. Mesela ben Rick Owens’ın tasarımlarını çok beğeniyorum ve satın almamak için kendimi zor tutuyorum. Çünkü eğer o tasarımları giyersem şaklaban gibi görüneceğimi biliyorum.

Rei Kawakubo’ya olan hayranlığını bir kenara bırakırsak, son zamanlarda hangi tasarımcıları yakından takip ediyorsun?

Yohji Yamamoto, Rick Owens ve Maison Margiela’nın Martin’i kapı dışarı etmeden önceki halini seviyorum.

Son olarak, bu isimlerden hareketle, modaya bakış açını daha net bir hale getirmek için soracak olursak; Marc Jacobs’ı mı yoksa Nicolas Ghesquière’i mi?

Nicolas Ghesquière’i zamanında Balenciaga ile çalışırken çok beğeniyordum çünkü onun markanın ufkunu genişlettiğine inanıyordum. Aynı şeyi Louis Vuitton için de yapıyor, bu kabul edilebilir bir şey, ama Balenciaga’daki kadar güçlü bir duruş sergilediğini düşünmüyorum. Louis Vuitton kesinlikle bir değişikliğe ihtiyaç duyuyordu, Marc Jacobs işi tiyatro oyununa çevirmişti. Ama bugün, her şey çok daha realistik ve insanlar giyemeyeceği parçalar görmek istemiyorlar.

İtalyanca mı yazıyorsun yoksa İngilizce mi?

Yazdığım mecraya göre değişiyor. Aslında İngilizce yazmayı çok seviyorum çünkü ne demek istediğimi doğrudan anlatabiliyorum. Sesteş sözcükler çok fazla ve bu bir anlamda sizi ulaşmak istediğiniz yere kolayca götürüyor. İtalyanca ise geniş kelime haznesine ve dilbilimi açısından gelişmiş olmasına rağmen bocalamama sebep olabiliyor, üstelik ana dilim. Neyse, galiba ben daha çabuk, açık ve net cümlelerle konuşmayı seviyorum.

Günün hangi saatinde yazmayı tercih ediyorsun?

Olabildiğince erken kalkıyorum. Her sabah koşuya çıkıyorum ve spor yaptıktan sonra eve gelip bilgisayarımın başına oturuyorum. Sonrası malum, hava kararana ve gözlerim kızarana kadar ekran başındayım. 

Yazdığın ilk yazıyı hatırlıyor musun?

Tabii ki! 2001 yılında Dutch Magazine için yazmıştım. İlk olmanın verdiği cesaret ve heyecanla, oldukça sivri dilli ve tokat gibi çarpan bir yazıydı. Dolce&Gabbana’nın o dönemde yayınladığı kampanyasıyla ilgiliydi. Kıyafetleri ve modelleri stüdyoda çekip, şehir manzarası olarak hazır görseller kullanmışlardı. Benim memleketim olan Sicilya’dan bir fotoğrafçının çektiği görseli satın almışlardı ve ben de o fotoğrafçıyla iletişime geçmiştim. Aslında bunu sorman çok ilginç oldu çünkü geçenlerde derginin o sayısını alıp yazımı tekrar okudum ve adeta bir çocuğun ağzından çıkmış gibi cümleler kullanmış olsam da yazıyı bir kez daha beğendim.

Modayla bu kadar iç içe birisi olarak neden Sicilya’da kalmayı tercih ettin?

Başlarda işlerin bu kadar yoğun olacağını kestiremiyordum ve günün birinde modanın çok daha etkili olduğu şehirlerden birine taşınabilirim diye düşünüyordum. Ta ki işler çığrından çıkıp, ben sürekli seyahat etmeye başlayıncaya kadar... Bu seyahatlerin daha sakin ve kendimi ait hissettiğim bir yerde sonlanması hoşuma gidiyor. Pingpong topu gibi oradan oraya gitmek ve işin bana entegre ettiği dinamik beni canlı tutuyor ve burayı çok seviyorum.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Gönül Ergenekon

GÖNÜL ERGENEKON

Bilime Bir Doz Anne Şefkati

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

MBFWI Backstage: DB Berdan

MBFWI BACKSTAGE: DB BERDAN

MBFWI başladı. Biz de hemen sahne arkasına girdik. Deniz Berdan'la başla

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

A New Earth

A NEW EARTH

Some Men'in Yaz 2019 sayısında, serin bir yol hikayesi anlatmak istedik.

Efı Gousı

EFI GOUSI

Efi'nin koyu-pastel dünyasına bakıyoruz. O anlatıyor, biz inceliyoruz.

TEN KAFESİ

TEN KAFESİ

Taner Ceylan ve Gülsün Karamustafa XOXO The Mag’in ikinci yıl dönümünde konuğumuz olmuştu.

Storm Is Comıng

STORM IS COMING

PUMA'nın yeni modeli Storm'un Hasköy İplik Fabrikası'ndaki partisindeydik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Cıty Portraıts: Budapeşte, Kıev, Prag

CITY PORTRAITS: BUDAPEŞTE, KIEV, PRAG

Budapeşte, Kiev ya da Prag'ta havalar nasıl?

EN YENİLER
Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Serra Yılmaz

SERRA YILMAZ

Serra Yılmaz birçok şey demek. Ve bunlardan bir tanesi mentor olabilir...

DAHA FAZLA