KAYA GENÇ

Kitabı Under the Shadow, Türkiye’yi ayıran fay hattına farklı bir bakış açısı veriyor. Buradan yola çıkarak, onunla biraz kontrollü biraz da doğaçlama bir röportaj gerçekleştiriyoruz.

Röportaj: Ali Tünay - Some Men Kış 2016/2017  Sayı: 06

Fotoğraf: Gökhan Polat

 

Tarihle olan ilişkini nasıl kuruyorsun?

Ben aslında tarihçi değilim, doktorasını yapmış ve sürekli yazı yazarak geçimini sağlayan birisiyim. Bu nedenle tarihe bakışım bir denemecinin tarihe bakışıyla benzer. Bir tarihçininkine benzer bir çalışma yapmaktansa, geçmişten neyi kullanabilirim ve bulduğum verileri bugüne nasıl yaklaştırabilirim ona bakıyorum. Tarihi, bugünden bahsetmenin bir yolu olarak üzerinde çalıştığım metne taşıyorum. Tabii bunu yaparken de çok okumak hatta kütüphanelere kapanmak gerekiyor.

Son kitabın Under the Shadow’da bu durumdan biraz bahsediyorsun. Türkiye’nin içinde bulunduğu çelişkileri nasıl okuyorsun?

Kuşkusuz bir gerilim var, kitapta da bundan bahsetmeye çalıştım. Bu aslında Tanzimat’tan beri olan bir şey. Türkiye’nin bir dönüşüm isteği ve bu arzuyu gerçekleştirmek için üstlenen kesimler var. Tabii bir de buna gelen eleştiriler söz konusu. Ve işin ilginç tarafı, bunlar bugün doğmuş şeyler değil. Çok uzun süredir tarihsel koşullar içinde şekillenmiş durumlardan bahsediyoruz. Bu süreç insanları bir şekilde yönlendiriyor. Bizdeki çelişki de böyle bir şey işte. Kitabım için konuştuğum bazı insanların belki tarih bilgisi çok geniş değil ama söylemlerinde yakalayabildiğiniz ortak noktalar var. Böylece tam olarak nerelerde ayrıştığımız ortaya çıkıyor. Aslında ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Farklı fikirlerin olması sokakta el ele tutuşmamızdan daha önemli. Ancak daha da önemlisi bu iki insan grubunun beraber yaşayabiliyor olması. Ancak Türkiye maalesef bu konuda iyi bir sınav vermedi. Önce bir kesim sonra da başka bir kesim ötekileştirildi.

Yazılarında farklı üsluplar kullanabiliyorsun. Bunu neye göre belirliyorsun?

Aslında yayınların kendi üslupları var. Örneğin Paris Review daha muzip yazıları seviyor. Ama Aziz Nesin’in hikayesini anlatırken daha derinlikli yazmanız gerekiyor. Farklı okuyucu kitleleri işin içine girdiğinde farklı üsluplar kullanımı şart. Tabii bunu yaparken gerçekleri eğip, bükmemek lazım. Ancak farklı mecralara yazmak yazara üslup konusunda çeşitlilik sağlıyor ve bu taviz vermek olmuyor. Sen oraya yazar olarak gidiyorsun ve yazmak istediğini söylüyorsun. Zaten freelance yazmanın gerektirdiği şeylerden biri de bu; daha esnek olmak. Görüşlerin konusunda değil ama üslup konusunda esneklikten bahsediyorum. Farklı şeyleri denemeniz gerekiyor...

Kurmacayla gerçek arasında nasıl bir denge kuruyorsun?

Örneğin en son Elif Batuman, Idiot adında yarı biyografik bir roman yazdı, ki daha önce denemeler de yayınlamıştı. Kurmaca olmayan bir şeyler yazıyorum diye yola çıkıyorsun ama aslında gerçekten yaşadığın serüveni bir roman gibi anlatıyorsun. Çünkü hikayeni dramatize ediyorsun ve bir noktada, kurmacayla kurmaca olmayan arasındaki çizgi de hafifçe kalkmaya başlıyor. Bunu Karl Ove Knausgard’ın kitaplarında da görüyoruz. Onun için bu adam romancı mıdır, yoksa otobiyografisini yazan birisi midir sorusu hep var. Üniversitedeyken çok katı düşünüyordum; katı bir roman yazılmalı, içine başka bir şey girmemeli diyordum. Ama zamanla kurmaca başkadır görüşü bende değişmeye başladı. Nobel bile artık bir gazeteciye veya şarkıcıya verilebiliyor. Tabii bu da bu tarz esneklikten kaynaklanıyor. Şimdi İngilizce bir romanım çıkıyor. Bu, Joseph Conrad üzerine doktora tezi yazarken araştırdığım gerçek karakterleri bir romanda nasıl kullanabilirim diye düşündüğüm anda ortaya çıkan bir çalışma oldu.

Hem Türkçe hem de İngilizce yazıyorsun. Bu iki dili kullanmanın nasıl farkları var?

Türkçeyi çok fazla kullanınca kalemim parodi ya da ironi yapmaya daha çok meyilli oluyor, açık ve düz bir üslupla yazmak çok iyi bir şeymiş gibi gelmiyor. Tabii İngilizcede daha açık yazmak gerekiyor. Hemingway gibi kısa cümleler kurmak, her şeyi daha net anlatmak şart. İngilizce metinler için editörlerin de öyle bir beklentisi var. ‘Bize üslup oyunları yapma da gerçekten kelimelerle bir resim çiz’ der gibiler. Tam olarak bunu böyle söylemiyorlar tabii ama anlatmak istedikleri tam da bu. Açıkçası, bir noktadan sonra, sen de yazarken bunun iyi bir şey olduğunu anlıyorsun, zira bu resmi üslupçulukla yapmaya çalışmak kolaya kaçmak gibi oluyor. Türkiye’de ise akımlar çerçevesinde düşünme eğilimi var. Tarihin bu döneminde yaşıyorsak 19. yüzyıldaki bir üslubu kullanamam gibi bir anlayış söz konusu. Hep bir seçim yapmak zorundaymış gibi hissediyordum. Ama İngilizce yazarken bu durum daha sıradan bir şeye dönüştü.

Kelimelerle resim çizmek kullandığın dile hakim olmayı gerektiriyor, değil mi?

Tabii, bir de dile karşı belli bir duyarlılığın olması lazım. Belli şeylerle alay edeceksin, sinir olduğun bazı söylemler olacak. Ama bir yandan da dili daha ustalıklı kullanmaya çalışıyorum. Bu tabii bir üslupçuluk değil ama dili daha zengin kullanma çabası olarak açıklanabilir. Özellikle Orhan Pamuk’la beraber Batı’nıngözünde çevre-merkez ilişkileri üzerinden okunan bir yazar profili var. Merkezin çevresinde olan, sürekli olarak doğu ile batı arasında gidip gelen bir figür. 

Sen böyle bir yazar olmak istiyor musun; ya da bundan uzak mı durmak istiyorsun?

Ben daha komik olmak, daha muzip şeyler yazmak isterim. İnsanları tekinsiz hissettirerek, ‘ne yapıyor bu?’ dedirtmek isterim. ‘Böyle bir söylem var, ben de buna hizmet etmeliyim’ diye hareket edersen zaten kaybedersin.

Kitabında Gezi Parkı’na farklı açıdan bakan iki tarafa da eşit ve mesafeli şekilde söz veriyorsun. Bu iki düşünce kampı arasında gidip gelen üsluba seni iten neydi?

Woody Allen’ın Zelig adlı filminde bir adam vardı; adam konuştuğu kişilere dönüşüyordu. Gerçekten kimle konuşuyorsa fiziksel olarak o kişinin şeklini alıyordu. Bu fikir beni küçüklüğümden beri çok etkilemiştir. Yazarların da biraz bu adama benzemesi gerektiğini düşünüyorum. Aynı zamanda Flaubert’ı da çok severim. Kendisi, “Yazarlar karakterleri yukarıdan izleyerek, sadece tırnaklarını törpülemelidir.” der. Sonuç olarak, yazarın amacı gerçekliği olabildiğince canlı şekilde sayfalara aktarmaktır. Yazarın kişiselliği dediğimiz şey bir yanılsama, romantik bir fikirden ibaret.

Röportajın başına dönelim. Gerçekle gerçekdışının birbirine geçtiği tarz devam ediyor mu, ya da bunun geleceği var mı?

Nietzsche, en büyük kurmacanın gerçeğin kendisi olduğunu söyler. Post modernite böyle bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Haliyle, yazarların kimliği de sorgulanıyor. Gün geliyor yazarlar kendi hakikatlerini bile kurmacaya çeviriyorlar. Her ne kadar geçmişte katı ayrımların kabul edildiği bir dönemden bahsetsek de, o dünyaya geri dönmek artık biraz zor. Bu yüzden, yazarlar bu ayrımları bulanıklaştırma yoluna gidiyorlar. Biraz daha doğaçlama yazmak, hem kendilerinden bahsetmek, hem de edebiyat yapmak istiyorlar. Diğer taraftan hatırlamanın bile gerçeği yansıtmadığını hepimiz biliyoruz. Aslında Proust okurken bunu anlıyoruz, zira kendisi hafızadan katedraller doğabileceğini bize söylüyor. Durum böyle olunca o basit ayrımları yapmak daha zor oluyor, elindeki metinse daha heyecan verici hale geliyor. Kurmaca ile gerçeği çözmeyi okura bırakmış oluyorsunuz.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

Mezar Turizm

MEZAR TURİZM

Bu yolculuk bir müzik yolculuğu değil. Metaforik bir şekilde sona doğru da ilerlemiyor. Hikayeyi, Mezar Turizm’in tek elemanı Kerem’den dinliyoruz.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

MBFWI Backstage: Brand Who

MBFWI BACKSTAGE: BRAND WHO

MBFW Istanbul'un ikinci gününü kapatan Brand Who'nun sahne arkasındaydık.

Dilara Fındıkoğlu

DİLARA FINDIKOĞLU

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

Storm Is Comıng

STORM IS COMING

PUMA'nın yeni modeli Storm'un Hasköy İplik Fabrikası'ndaki partisindeydik.

EN YENİLER
Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

Kubilay Aka

KUBİLAY AKA

"Hayvanlar; sevgi, vakit ve anlaşılmak ister."

Ayşenil Şamlıoğlu

AYŞENİL ŞAMLIOĞLU

"Sorumlu hayvan sahipliği yüreğinizi bütünüyle ona vermeniz demektir."

Ulaşcan Kutlu

ULAŞCAN KUTLU

"Sevgiyi anlamamış hiçbir insanın hayvan sahibi olmasını istemem."

DAHA FAZLA