AHMET RIFAT ŞUNGAR

Ahmet Şungar'la Some Men'in Yaz 2019 sayısında tanışınız. Rıfat Şungar'la da...

Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’undan bu yana dikkatle takip ettiğimiz Ahmet Rıfat Şungar, şüphe yok ki nevi şahsına münhasır bir oyuncu. Genç yaşında hem sinema hem de tiyatro alanında önemli bir kariyere erişen, aynı zamanda televizyon dizilerinden de yeteneğini esirgemeyen aktörle kendi hayatına, sanata ve mesleğine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Murat Emir Eren – Some Men Yaz 2019

Fotoğraflar: Gökhan Polat


Moda Editörü: Yağmur Kural


Jr. Moda Editörü: Batuhan Çetin

Prodüksiyon Sorumlusu: Berk Akşen

Saç: Harun Ateş/Arkhe Hair Design

Makyaj: Fulya Mürtekin/Kum Agency

Moda Editörü Asistanı: Tugay Tunç

 

Bir şey izlerken ağlar mısın?

Kendimi tutmaya çalışıyorum ama çok da beceremiyorum, özellikle tek başımayken. Eskiden çok sulu gözlüydüm ve her yerde ağlayabiliyordum. Sonraları bu halime karşı yapılan sulu muhabbetlerden etkilenmiş olmalıyım ki, kendimi tutmak gibi bir refleks geliştirdim.

Hayatını şekillendiren ve ona yön veren dönem hangisiydi?


Ortaokuldan mezun olup liseye geçtiğim yılın yaz tatilinde, en somut değişimi yaşamaya karar verdim. Ortaokulda okul birincisi, onur kolu başkanı, tiyatro
ekibi mensubu, müsamere sunucusu olup, aynı zamanda futbol oynayan kaküllü bir çocuktum ve kaküllerim asla geriye yatmıyordu. Hikayenin burası önemli, çünkü artık değişmeye ve kendimi ezdirmemeye karar verdiğimde
ilk işim saçlarımı geri jöleleyip, annemin ‘Parizyen’ çorabını kafama geçirmek oldu. Saçlarım geri yatarsa değişeceğimden emindim ve üç ay boyunca her gece
böyle uyudum. Bir film izlemiştim, adını hatırlamıyorum... Kimsenin fark etmediği gözlüklü genç, herkesin çok havalı olduğu bir sahil kasabasına geliyor. Aslında tuhaf bir adamla tanışıp dileğini söylüyor, bir anda kaslı ve havalı birine dönüşüyor. Eh, tabii artık kimse onu ezemiyor. Ama nihayetinde kendisinin böyle biri olmadığını anlıyor... Benim hikayem de böyle oldu. Havalı olduğunu düşündüğüm çevrelere girdim ama epey uzun yıllarımı kendimden uzaklaşarak, başkaları gibi olmaya çalışarak geçirdim ve olamadım... Şükür, kurtuldum o çevrelerden... Benimki bir isyandı. Tüm bu süreç bana aslında kim olmadığımı ve gerçekten kim olduğumu öğretti.

 

Geri dönüp baktığında seni tanımamızı sağlayan Üç Maymun’la ilgili ne düşünüyorsun?


Üç Maymun denince aklıma ilk gelen, filme dahil oluş hikayem. Sürekli görüşmelere gidip ne idiği belirsiz deneyimlerden çok sıkılmıştım ve uzun zamandır da hiçbir görüşmeye gitmiyordum. Arkadaşım bir görüşmeye gidiyordu ve ona eşlik etmemi rica etti. Yolda en son görüşmeye çağrıldığım yerin önünden geçerken “Burada dursana, içeride bir görüşme vardı, ben de ona gireyim, ne olacak?” dedim ve girdim. Standart olarak adımı, soyadımı, boyumu, kilomu söyledim. Bana yönetmenin sadece bir noktaya bakılmasını istediğini söylediler. O sıralar okuduğum Marlon Brando’nun biyografisinde şöyle bir anekdot vardı; yönetmen, Marlon’un telefonda annesinin ölüm haberini aldığı sahneden sonra geliyor ve ona şahane oynadığını söylüyor, önceden böyle bir deneyimi olup olmadığını soruyor. Marlon da “Hayır. Sadece kafamda iki rakamı çarpmaya çalışıyordum.” diyor. Aklıma bu geldi ve içinde bulunduğum saçmalığı ancak bu şekilde atlatabileceğimi düşündüm. Bakışım esnasında 32 ile 56 gibi iki rakamı kafamda çarpmayı denedim ve çıktım. Kimin filmiydi, ne içindi diye hiç sormadım ya da söylemediler, hatırlamıyorum. Birkaç gün sonra aradılar ve Nuri Bilge Ceylan’ın görüşmek istediğini söylediler. Kendisinin adını duymuştum ama herhangi bir filmini izlememiştim. Çevremdekiler, önemli biri olduğunu o kadar coşkulu anlattılar ki, görüşmeye gittiğimde kapı zilini çalmaktan iki kere vazgeçip sokakta biraz daha turlayıp yanına öyle çıktım... İçeri girince karşımda duran, pek normal, tatlı bir adamdı. Konuştuk, bir sahne denedik. Mezun olduğum gün telefonla arayıp, eşine hala az rastlanır bir üslupla, “Sen de istersen biz seninle çalışmak istiyoruz. Yarın gelir misin, konuşalım?” dedi. Yeni mezundum ve kendi çalışma disiplinimle tanışmam için çok iyi bir tecrübe edindim. 10 yıl sonra Ahlat Ağacı’nda tekrar çalıştığımızda, yine aynı özgürlükte konsantre olabileceğim bir çalışma alanım vardı ve benzer hisleri yaşadım. Nuri Bilge Ceylan’ın setlerinde, sadece oyunculukla ilgilenebileceğiniz bir alan var. Şimdi geriye dönüp bakınca, o gün elimden gelenin en iyisini yaptığımı biliyorum. Tüm bu tecrübeden yanıma, hem güzel bir film hem de güzel anılar kaldı.

Nuri Bilge Ceylan’ın etrafında belirli bir bilinçle oluşturulmuş bir sis bulutu mevcut. Onu aslında çok fazla görmüyoruz ve tanımıyoruz. Bu nedenle, onunla iki kez çalışmış bir oyuncu olarak kendisini tanımlamanı istesek?

Aklıma ilk gelen onun, film çekerken insana çok güzel bir deneyim yaşatan değerli bir yönetmen oluşu. Kişisel olarak gözlemlediğimse, kendisinin bir sis bulutu içinde olmasının tam aksine, kararsızlığında dahi gayet açık biri olduğu. Kendi görüşümü eklemem gerekirse, üreten ve dünyaya bir şeyler katan insanların genellikle hayatlarının ya da kişiliklerinin merak edilmesini bir şekilde anlasam da, benim için ürettikleri eserler hep daha önemli oldu. Herkesin de, onları anlamakla ilgili meraklarını, onların sundukları eserler sayesinde giderebileceklerini düşünüyorum.

Mesleğini yaparken nelerden besleniyorsun?

Böyle şeyleri genellemeyi beceremiyorum; “Bu iyi geliyor, bunlardan kaçınıyorum.” diyemiyorum. O an ne iyi geliyorsa ona doğru yöneliyorum. Ben huzurlu olmanın peşindeyim.

Yürümek senin için hala meditatif bir eylem olma özelliğini sürdürüyor mu?


Hala gereksiz düşüncelerden sıyrılmama yarıyor, evet. Hatta yürürken çok az düşünüyorum. Kendi kendime doğaçlama şarkılar söylüyorum, monologlar kaydediyorum. Özgürleşiyorum. Öyle ağaç, orman, su kenarında yürümeyi pek sevmiyorum. Daha çok sokak aralarında, atmosferin sürekli değiştiği yerlerde yürümek iyi geliyor.

Konservatuvara girmeye karar verdiğin günden bugüne, oyunculukla ilgili fikirlerin değişti mi?

Konservatuvar, kendi içinde kapalı bir yer. Bense oranın tartışmaya, denemeye açık bir alan olduğunu hayal ederek ve orada daha çok açılacağımı düşünerek girdim. Maalesef bu kapalılık, kendinden olmayanı değersiz görmeye iten bir tutuma sebebiyet veriyor. Hayali oyunculuk yapmak olan gencecik bir sürü insanın, ‘Dizi kötüdür.’, ‘O sanatçı değil.’, ‘Popüler kültür öcüdür.’ gibi tanımlamaları duyup etkilenmemesi hayli zor. Benim de zorlandığım dönemler oldu. Hiçbir zaman herhangi bir kavramın ya da mesleğin kutsallaştırılmaması gerektiğini de bu vesileyle öğrendim ve öğrendiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Zaten temel problem, konservatuvarlarda, daha kendini tanımadan kendini önemseyen bireylerin yetişmesine sebep olan bir dilin hakim olması. Doğru gelişim ancak eğriyi ve doğruyu gözüne kestirip bu düzenden neleri alacağını, neleri almayacağını belirlediğinde mümkün. Yalnız hisseden ama buna rağmen kolektif olmanın oyunculuk mesleğine yararlarını da deneyimleyememiş biri olarak tamamladığım dört senelik eğitimim, bugünkü oyunculuğa bakışımın oluşmasına çok yardımcı oldu. Kolektif olmak, düşünce ve hislerde ortaklık kurmakla mümkün olabilir ama üstten bakış buna müsaade etmez. Tüm eğitmenler değil fakat birtakım ‘yanlışlıkla eğitmenlik vazifesine bürünmüş’ insanlar, konservatuarlardaki atmosfere sirayet eden bu duyguya temel olarak sebep olmuşlar. Bu konuyla ilgili uzun uzun konuşacağım bir program yapmayı planlıyorum. Konservatuvara giriş kararımdan bugünüme, tüm süreci paylaşacağım ve konuyu doğru zeminde tartışacağım bir internet programı. Herkesin anlayabileceği,
gençlere faydalı olacak, oyunculukla ilgilenenlerle, bu konu üzerine eğitim görmüş biri olarak bilgilerimi ve deneyimimi paylaştığım, insanlardan da fikirlerini aldığım bir format. Çünkü tüm bunların üzerine açık açık konuşulması gerektiğini düşünüyorum.

“Eskiden sanatın birçok dalında belirli periyotlarda yaşanan bir değişim mevcuttu, şimdi bir duraksamaya girdik.” Böyle bir his geliyor mu sana da? Oyunculuk söz konusu olduğunda bilhassa...

Artık paketler halinde ekoller satılıyor. Bilim kurgu filmlerinde dil bilmeyen birisine çip takılır ve tüm dilleri konuşmaya başlar ya, o misal bir hızla, çalışmadan, zaman ayırmadan olsun isteniyor her şey. Yeni teorileri ortaya atacak ve tartışacak kişiler öncelikle gençler olmalı ve bu konuda teşvik edilmeliler. Fakat aksine, ortada herhangi bir teori varsa bile, bu teorinin kutsallaştırılması sebebiyle, üzerine tartışmak mümkün olmuyor. Sanki bir gök taşı, her geçen saniye dünyaya daha çok yaklaşıyor ve dünyanın sonu geliyor da herkes hızlıca bir şey olmak, değerli hissetmek istiyor. Tembellikten dolayı ekoller, teoriler hemen kutsallaştırılıyor ve üzerine tartışarak
vakit kaybetmemek adına ‘Bu budur, bu böyledir.’ deniyor. Konunun üzerinde durmak yerine üstünden atlanıyor. Bu da zaaflı, neyi nasıl tartışacağından bihaber meslek sahiplerinin çoğalmasına neden oluyor. Heyecan duymadan, artık sıkıldığı ama eskiden sevdiği mesleği yapmaya çabalayan insanların sayısının artmasını sağlıyor. Bu sıkılma halinin sonunda bir patlama olacak ve bunun sonucunda tekrar her şeyi baştan tartışmak zorunda kalacağız. Bunun olumlu tarafı, sürecin farkında olanlar için konuları gözden geçirip, yeniden tartışma ihtiyacının su yüzüne çıkacak olması. Tam da böyle bir dönemin ortasındayız. Dünya kaostan meydana geldi denir ya, o misal... Bu kaos neyin ne olduğunu tekrar anlamamıza sebep olacak. Heyecanlı...

Röportajımızın devamı Some Men’in Yaz 2019 sayısıda. Üye olmak bir tık uzağınızda.

BUNLARI DA OKUYUN

MEHMET GÜNSÜR

Some Men'in 10. sayısı yayında. Ve kapak konuğumuz: Sevgili Mehmet Günsür.

JONATHAN BREE

Some Men'in 10. sayısında, Jonathan'ın maskesini aralıyoruz.

RHEENS GOODS

Ahmet Mimiroğlu western'i aklınıza gelebilecek her türlü aksesuara ve detaya uyarlıyor. Some Men'in yeni sayısında markası Rheens Goods'u konuşuyoruz.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Nadıa Lee Cohen

NADIA LEE COHEN

XOXO The Mag'in Sonbahar/Kış 2018-2019 kapak konuğuna bakmaktasınız.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Dönersen Islık Çal

DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Bala Atabek, XOXO The Mag için yazdı.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Yedi Titreşim

YEDİ TİTREŞİM

Gün ortasında da günaydın diyemeyeceğimizi kim söyledi? Kendinizi rahat bırakın.

Davıd Mallett

DAVID MALLETT

Maestro’dan sizin için güçlü tüyolar alıyoruz.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

EN YENİLER
Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Yürümek İçin 7 Neden

YÜRÜMEK İÇİN 7 NEDEN

Sicilya’ya gidip geleceğiz.

Aceleniz Yok: An’da Kalmanıza Yardımcı 5 Tüyo

ACELENİZ YOK: AN’DA KALMANIZA YARDIMCI 5 TÜYO

Hala an’da değilseniz, size buraya davet ediyoruz.

Sicilya Sokaklarında Kaybolmak İçin 3 Neden

SİCİLYA SOKAKLARINDA KAYBOLMAK İÇİN 3 NEDEN

Koşuşturmayı bırakıp derin bir nefes alıyoruz, Sicilya’dayız.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

DAHA FAZLA