PİRAYE ERDOĞAN

Sizi farklı bir mimarla tanıştırıyoruz; zihin mimarı Piraye Erdoğan'la. Ve sorduğumuz ilk soru, uzun süredir sormadığımız bir meraktan kaynaklanıyor: İnsan nedir?

Bu sayfalarda gördüğünüz kadın, bir mimar. Bina inşa eden mimarlardan tek farkı, onun zihin inşa ediyor olması. Aklınız karışmasın, gerçi karışsa da o toparlayabilir... Nefes almak, insan tasarlamak ve zihin inşa etmek gibi konular Piraye Erdoğan’ın uzmanlık alanları. Şimdi bir de kitap yazdı. Ama kitapçınızın kişisel gelişim kitapları bölümünde bulamayacağınız cinsten... Tek bir uyarıda bulunup aranızdan çekiliyoruz: Bu röportajı okumaya başlarken kim olduğunuzu unutmayın. Okumanız bittiğinde olduğunuz kişiyi onunla tanıştıracaksınız.

Röportaj: Olga Şerbetcioğlu - XOXO The Mag Sonbahar/Kış 2019-2020

Fotoğraflar: Gökhan Polat

OLGA ŞERBETCİOĞLU: Piraye, söyle bize; beş yaşındaki bir çocuğa mesleğini nasıl anlatırsın?
PİRAYE ERDOĞAN: Derim ki; “Bu dünyada kafalar karışabiliyor. Ve ben kafası karıştığı için üzüntü hisseden, acı çeken, yönünü bulamayan, tıkanıklık yaşayan insanların kafalarını düzenlemelerine yardımcı oluyorum. Karışmış bir yumağı düşün, onu çözüp düzgün hale getirip sahibine teslim ediyorum.” Şimdiki çocuklar bu anlattığımı çok iyi anlayıp, üzerine kendilerinden de bir şeyler koyacaklardır, eminim. Üstelik sadece zihni değil insanların nefeslerinin de olması gerektiği hale dönmesi için çalışıyorum. Üç yaşında bir çocuğun nefes alış biçimiyle bir yetişkininki aynı değil. Yetişkinler çok daha az nefes alıyor. Aldığımız nefes bizim için o kadar önemli ki, nefes alış biçimimizi çocukluğa en yakın biçime getirerek, çok daha sağlıklı, çok daha neşeli ve huzurlu olmalarına yardım ediyorum da diyebilirim. Ve en önemlisi, ‘Human Design’, insan tasarımı ilimi olayını anlamaları için de şöyle derim: “Burada herkes tek ve özel. Senden bir tane daha yok ve hiç olmayacak. Dolayısıyla herkesin farklı bir işleyişi var. Senin önce kendi işleyişini anlaman gerek.” “İşleyiş ne?” diye sorarsa da, “Yaşamda ne yaparsan daha çok ‘sen’ olursun ve yaşamda tatmin, huzur hissedersin, başarıyı yakalayabilirsin? Bu sorunun cevabıyla ilgili insanlara bilgi veriyorum.” derim.

OŞ: Çocuk örneği üzerinden devam edelim...
PE: Çocuğun beyni gelişmeye ve etrafındakileri tanımlamaya, onlara anlam yüklemeye üç yaş civarında başlıyor. Yaşadığı her şeye ve herkese, tamamen kendi deneyimleri üzerinden anlamlar yüklüyor. ‘Kadın şöyledir, erkek böyledir, köpek iyidir, kediden korkuyorum.’ gibi istediği ve istemediği şeyler deneyimleyerek kendini tanımlıyor. Burada tanım dediğimiz şey, aslında limit. Bir şeye bu böyledir dediğimizde, onu limitliyoruz. Üç-sekiz yaş arasında konan o tanımlar, beyin dalgaları henüz düşükten yukarı çıktığı için çok net bir şekilde bilinç altına giriyor ve çocuk, artık o tanımlarla kısıtlanıyor. Bu şekilde üzerine katıp devam ederek hem kendine ait bir dünya hem de kendiyle ilgili bir kimlik oluşturuyor. Mesela, bazı insanlar yaşadıklarının sebebini “Küçükken annem bana öyle yapmış, o yüzden böyle.” diye açıklıyor. Oysa ki, hayır, o iş öyle değil. Kişi, annesinin hareketine nasıl anlam yüklüyorsa, o olayı da bu anlam üzerinden okuyor. Hep söylüyorum; iki kardeş aynı olaydan tamamen farklı sonuç elde ederek çıkarım yapabiliyor. Bu da demek oluyor ki, yüklediğimiz anlamlarla bir dünya kuruyoruz. Kurulan bu limitli dünya, olasılığa yer vermiyor. Herkesin ve her şeyin tanımları belli. İşte ben, limitli tanımlar üzerinden kurduğumuz bu kimliğe, çakma kimlik diyorum. Çakma kimliğin iki önemli özelliği var; biri, tümüyle sahte ve benim gerçeğimle hiçbir alakası olmamasına rağmen tamamen yapıştırılmış özelliklerden oluşması. İkincisi de, mahkumiyet getirmesi. Bu herkesin başına geliyor, oyunun kuralı... Bütün mesele insanda bitiyor... Herkes “Ben çakma kimlikle bu dünyada nasıl en güvenli şekilde yaşayıp, en fazla şeyi alırım?” sorusuyla yaşıyor. Kendini güvene almak için birtakım stratejiler geliştiriyor. Ama zaten çakma olan kimlik için geliştirilen yine çakma stratejiler gerçek dünyaya uyum sağlamıyor. Mesela, evdeki ebeveynler çok yükselen kişilerse, bu çocuk duyguların yükselmesinden korkup yaşamda duyguları yükseltmemenin daha iyi olacağı yönünde bir görüşe sahip oluyor. Hayatı, duygularını yükseltmemeye çalışmakla geçiyor. Dolayısıyla pek çok zaman kendi gerçeğini ortaya koyamamış oluyor. Veya diyelim ki, öfkeli bir babaya sahip çocuğun babası, hasbelkader bir gün onun yaptığı komik bir şeye pozitif tepki veriyor. Çocuk, birinden sevgi almayı komik bir şey yapmakla ilintiliyor. Belki de hayatı boyunca tanıdığı her erkekten komiklik yaparak sevgi almaya çalışıyor. Bir makine gibi...

OŞ: Herkesin hikayesi, birbirine benzer cümlelerle ve uyanışlarla başlıyor. “Bundan 3 sene önceydi...” veya “Yaşadığım şu olaydan sonra...” gibi farkındalıklar.
PE: Kimsenin dünya zannettiği şey, dünya değil. Kimsenin kendi zannettiği şey de kendi değil. Bu karışıklığı düzeltmenin tek yolu, önce insanın dönüşmesinden geçiyor. Bir yerlerde çözümün bizden kaynaklanacağını bize gösteren olaylarla uyanıyoruz. Çünkü bu sistem insan için kurulu, insana hizmet ediyor; buranın patronu insan, bitti.

OŞ: Bunu çözdüğünde kaç yaşındaydın?
PE: Bu rahatsızlığı hissetmeye başladığımda epey ufaktım. Herşeyi sorgulardım. Hiç unutmam, bir gün babam yazlık evimizde otururken “Kızım, ne biçim insansın sen... Neden denize sırtını dönüyorsun?” dedi. Çünkü, kafamı sürekli tek bir noktaya diker düşünürdüm. Hep çözmeye çalışırdım. Her şeyde bir tıkanıklık olduğunu görüyordum; anne, baba, kardeş, komşular... Onların halleri, davranışları, yaşayışları... Sonra bluğ çağında kendime taktım tabii, her şeyin sorumlusunun kendi eksikliklerim olduğuna ikna olarak kendimle kavgaya giriştim. Hiçbir şeyi beğenmiyordum kendimle ilgili ve dünyaya da öfkeliydim çünkü dünya bana istediklerimi yeterince sağlamıyordu. Bakmayın, epey de normal, düzgün bir çocukluk ve gençlik hayatım oldu. Para sorunumuz yoktu, iyi bir eğitim aldım. Üsküdar Amerikan Lisesi’ni bitirdim, üniversitede İşletme okudum, iyi bir ailede büyüdüm, sonrasında reklam dünyasında gayet başarılı bir işim oldu; her şey şahane. Ama yaşadığım kabus... Hep mutlu, huzurlu olma çabası... Bir an geliyor ve diyorsunuz ki; “30 küsur senedir bir şeyleri değiştiriyorsun, hep aynı sonuç, değişmeyen tek şey sensin.” Demek ki kendini değiştirmen gerekiyor.” Bunu görmek lazımdı ve bunu gördüm. Peki ben kimim? İşte o noktada öncelikle ‘Ben neyim?’ demem gerektiğini gördüm. “İnsan ne?”

 

OŞ: Peki, soralım: İnsan ne?
PE: Eşi benzeri olmayan bir varlık. Bunu söylemek belki de yanlış bir başlangıç çünkü tabiatta hiçbir mahlukatın eşi benzeri yok, her şey kendine has. İşleyiş olarak benzeri yok desem daha doğru... Çünkü tabiattaki her mahluk otomatik programlamayla yaşıyor. İnsanın da programlı bir tarafı var; ona yüklenmiş özellikler, DNA’sındaki 64 kodondan farklı karışımlarla programlanıyor. Ama işte, insan bilinçli varlık. İnsan, seçim yapabilen bir varlık. İki parçalı, bir form tarafı var, bir de oluş tarafı. Sürekli olma halindeyiz; mutlu oluyoruz, mutsuz oluyoruz, şanslı oluyoruz, şanssız oluyoruz, hasta oluyoruz, sağlıklı oluyoruz. İnsanda bir şey olma, halden hale girebilme yetisi var. Sevdiğim bir örnek var; kapı çalındığı zaman köpek kapıya koşar, gelenin üzerine atlar. Her seferinde, hep aynı tepkiyi verir. Ama o kapıyı açmaya giden insan, kapıya her seferinde başka biri olarak gider. Eğer kapı çalındığında gelen kişiyle ilgili iyi düşüncelerdeyse, o kapıyı sevgi dolu ve olumlu, negatif hislerdeyse olumsuz bir insan açar. Ve bu iki insan farklı. Biz her an farklı biri olabilecekken ve seçimlerimizi yaşayabilecekken, otomatik işlemeye başlıyoruz. Kendimizi üç-sekiz arası kayıtlıyoruz. Ve hep o kayıtları yaşıyoruz. Artık insanoğlu olarak uyanmamız gerekiyor... Şu meşhur deyimdeki gibi, yedimizde neysek 70’imizde de o olmamalıyız. Niye olalım ki? Biz hiç gelişemeyen bir tür müyüz? İnsan tek, zira düşüncesini seçerek oluşunu tamamen değiştirebilen bir varlık. Ben insanı çözdüğüm anda sistemi çözebildim. Sistem insana göre kurgulanmış çünkü. Bu arada bunu da ben çözmedim; bunlar bilimin çoktan çözdüğü şeyler. Bunu kendi dünyamızda algılasak kafi.

OŞ: Aslında bu biraz kuantuma da yaslanıyor, enerjiyle de ilintili...
PE: Tabii. Biz sürekli yayın yapıyoruz. Halimizi yayınlıyoruz. İnsan kendinin ve sistemin işleyişini çözemezse işleyemez. Aynı sorunlar, her çağda katlanarak artar. Bu yüzden de dünya giderek kötüye gidiyor. Sürekli aynı konuları çözmeye çalışıyoruz. Açlık, sağlık, güvenlik, iklim problemleri... Niye çözemiyoruz? Niye bir türlü barış sağlanamıyor? Çünkü makineler kendini tekrarlıyor.

OŞ: Bu bahsettiğin, dünya problemlerini çözmeye çalışma yöntemimizde de sıkıntı çıkarıyor. Kimse önce ‘İnsan nedir? Ben ne yaparım? Ne yapmalıyım?’ diye düşünmeden, kitlesel problemleri öne sürüyor. En güzel kaçış planı...
PE: Aynen öyle. Kimse önce kendine bakmıyor. ‘Savaşa hayır!’ dediğiniz an zaten savaşıyor oluyorsunuz... Önce kendimizi temizlemek, bütüne yapacağımız en büyük katkı. Tabii ki plastik şişe kullanmayalım ama önce de bir kendimizi düzeltelim... Çünkü etrafa sürekli olarak öfkemizi, sevgisizliğimizi, saygısızlığımızı saçıyoruz. Hala ‘O öyle mi giyiniyor, bu böyle mi giyiniyor?’ aşamasındayız. Arkadaş size ne? Kendinizi ifade edin ve gerisine karışmayın. İnsan kendini ifade edemiyor ki; çakma kimliğinin içinde öfkeli bir kere...

 

Röportajın tamamı, XOXO'nun yeni sayısında. Üye olmak için buraya tıklayınız. 

 

BUNLARI DA OKUYUN

HÜMEYRA

Hümeyra'yı birkaç sıfatla özetlemektense, ona mahsus sözcükler üretmek kulağa daha doğru gelmiyor mu? Belki röportajın sonunda kendinizkileri üretmiş olursunuz.

CANAN GEREDE

Siz onu nasıl tanıyorsunız bilmiyoruz ama yönetmen, senarist, yapımcı derken biz onun adının önüne yeni bir sıfat koymaya çekinmiyoruz: Motivasyonel konuşmacı.

TIZIANA & PAOLO TERENZI

Bu kez soruları biz sormuyoruz. Tiziana ve Paolo Terenzi birbirleriyle sohbette. Ortaya attığımız sözcüklerden hareketle...

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Cem Yiğit Üzümoğlu

CEM YİĞİT ÜZÜMOĞLU

'Fatih Sultan Mehmed'i hiç böyle görmediniz' diye bir spot yazsak, click-bait'e kurban gitmiş olur muyuz?

Burak Deniz

BURAK DENİZ

“Biraz sabırsız ve çoğu zaman kararsızım. Bu iki özelliğim bir kenara, kendimden oldukça memnunum, zira en nihayetinde bunlar beni ben yapan haller ve bütünü olumlu etkiliyorlar.”

Cıty Portraıts: Budapeşte, Kıev, Prag

CITY PORTRAITS: BUDAPEŞTE, KIEV, PRAG

Budapeşte, Kiev ya da Prag'ta havalar nasıl?

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Professıonal Tourıst

PROFESSIONAL TOURIST

Turist olduğunuz bi şehirde yabancısınızdır. Yabancı olmadığınız bir şehirde turist de olamazsınız. Üzerine biraz düşününüz. Galeride ilerleyerek...

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

"Biz Suna K.’yı bir kabile olarak tarif ediyoruz."

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

EN YENİLER
Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Serra Yılmaz

SERRA YILMAZ

Serra Yılmaz birçok şey demek. Ve bunlardan bir tanesi mentor olabilir...

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

DAHA FAZLA