ŞÜKRAN MORAL

Şükran Moral'ın dilinin kemiği yok; iyi ki de yok. XOXO'nun yeni sayısına yeni sergisi Espulsa ve olduğu gibi haliyle dahil oluyor.

İki ülke, iki cinsiyet ve iki dünya. Hem daha önce görmediğimiz hem de son derece aşina olduğumuz bu dünyalar, tek bir başlık altında buluşuyor: Espulsa. Tek tek, her şey bir bütünün parçası; Espulsa da bu bütünsel hikayeyi anlatıyor. Duyduk duymadık demeyiniz; Şükran Moral, İstanbul’a geri döndü. İstesek de istemesek de, artık biz de bu yarı acılı hikayenin bir parçasıyız.

 

Röportaj: Haziran Düzkan - XOXO The Mag Sonbahar/Kış 2019-2020

Fotoğraflar: Cansu Kızıltaş

 

HAZİRAN DÜZKAN: ‘Espulsa’, senin bir süredir işlerinde damga baskısı formuyla kullandığın bir sözcük. Ne anlama geliyor?
ŞÜKRAN MORAL: Kovulmak, atılmak ve istenmeyen demek. Bu serginin tamamı da o söz konusu kovulanlara, toplum dışına atılanlara ve istenmeyenlere ait. Aynı zamanda benim için otobiyografik de bir sergi. Genelde hayatımdan pek bahsetmem ama bu sefer dedim ki, “Neden bahsetmeyeyim?” Gerçek bu. Burada hayatımın özeti var. 1994 yılında, İtalya’da akademi öğrencisiyken karakola gitmek durumunda kaldım. Komiser elime mühürlü bir kağıt verdi, üzerinde ‘espulsa’ yazıyor. Saf saf, “Ne demek?” diye sordum, “İstenmeyen.” dedi. O tarihten sonra ‘espulsa’ damgalı işler yapmaya başladım. Evlilik performanslarım da o sıralar başladı. Arkadaşlarım bana “Evlen, bu dert bitsin, vatandaşlık alırsın.” diyorlardı. Bir sene önce sevgilimden ayrılmıştım; bana evlenme teklif etmişti, bense “Şu anda evlenemem, istemiyorum.” dedim. Kadere bak...

HD: Sonra evlendin mi?
ŞM: İki kez. İlkinde 20 yaşlarındaydım, o sayılmaz. İkincisinde İtalya’da evlendim. Gerçi artık evli değilim... 1999’da, vatandaşlığı aldıktan ve her şeyi hallettikten sonra evlendim. O sene Roma’da ciddi bir ameliyat geçirdim ve dört senedir beraber olduğum sevgilimi refakatçi olarak kabul etmediler. O gece hastanede tek başımayken hayatın başka bir yüzüyle tanıştım ve bununla ilgili bir şey yapmak zorunda olduğumu anladım. Bütün bu hikayeler sonunda, evlilik üzerine pek çok iş ürettim. İkisi bu sergide var. İlki, Roma’daki atölyemde yapıldı. İkincisiyse, 2010 yılında Mardin’de. Buradakinde, kız çocuklarının evlendirilmesini, bu ritüellerin ne kadar aşağılayıcı olduğunu göstermek istedim. Açıkçası, o zamanlar feminizm bugünkü gibi moda değildi ama buna da karşı değilim tabii... 90’lı yıllarda İtalya’da feminizmden bahsettiğimde “Erkekleri çok korkutuyoruz, feminizm de neymiş?” derlerdi. Feministler aptal, aşağılık şeyler olarak görülürdü. O zaman da kendime feminist demekten gocunmadım.

HD: Birçok feminist sanatçıdan farklı biçimde, işlerinde bedenini, özellikle de çıplaklığını sergileyiş biçimin, eril nazar tarafından nesneleştirilme gibi bir kaygı taşımıyor.
ŞM: Bir feminist olarak tüm işlerimde sanat tarihiyle hesaplaşmayı seçtim. İsa’nın meşhur pozunu taklit ettiğim ‘Sanat tarihine güvenmiyoruz.’ işimde çıplak olmalıydım ve oldum. Çıplaklık benim için hiçbir zaman büyük mesele olmadı. Benim için fikir önemli. Bedenim fikir uğruna genelev kapısında durmalıysa duruyorum, soyunmalıysam soyunuyorum. Önümde bir penis olmadığı için büyük mesele gibi algılanıyor. Hep söylüyorum; sanat tarihini de, sanat piyasasını da kocaman bir penis yönetiyor. Ya da penis kafalılar diyeyim...

HD: Amemus’tan sonra epey linç edildin. Feminist çevrelerden ve kadın sanatçılardan yeterince destek gördüğünü düşünüyor musun?
ŞM: Bu konuda yaralarım var... Bazı kurbanlar ötekilerle aynı olmuyor. Mesela, bir şiddet olayında, eğer savundukları kadın masum yüzlü, sadece okula gidip gelen bir kadınsa çok rahatlar. Ama onların normlarına göre mükemmel olmayan bir kadını savunamıyorlar. Ben onlar gibi düşünemiyorum, bunun dışında durmam gerekiyor. Kolaya kaçmamak lazım. 2010 yılında yaşadığım bu olaydan sonra Türkiye’de sanata çok saldırı oldu. Etki benimle başladı ama galerilere ve sergilere sıçradı. Ben 2010 yılında saldırıya uğradığımda pek çok sanatçı arkadaşım “Eh, sen bu ülkede bunu yaparsan saldırırlar.” demişti. Ne oldu? Olay ben değildim, bunu söylüyordum, bir gün soyut sanat dahi yapamayacaklarını bağırıyordum. Şimdi her şey oraya doğru gidiyor... Şunu da görüyorum ki, güçlü kadını kimse sevmiyor ve savunmuyor.

 

HD: Espulsa, 2014’ten beri Türkiye’de gerçekleştirdiğin ilk sergi. Bu konuda ne hissediyorsun?
ŞM: O yıldan beri Türkiye çok daha geriye gitti. Sanat çevresinde de ciddi bir otosansür süreci yaşandı. Herkes neredeyse hediyelik eşya minvalinde işler yapmaya başladı. Hoş, sevimli, sürreal şeyler... Buna da karşı değilim ama sanatın artık biraz dekorasyon malzemesine çevrildiğini düşünüyorum. Bana ters; ben bu değilim. Bu tavır bana kendi kendine ceza vermek gibi geliyor, size daha ‘Dur.’ denilmeden durmanız gibi. Bu tavır seneler önce başladı ve o zaman da bunu öngörmüştüm. Spesifik küçük bir grup haricinde, hemen teslim oluveriyoruz. Bu yüzden ben son zamanlarda vurkaç performanslar üzerine çalışıyorum. 2016’da Taksim’de bombalamalar oldu ve ilk kez bir Pazar günü Taksim’i o denli boş gördüm. İnsanlar kendilerini evlerine kapatmıştı. Kendimi sokağa attım ve kullanmayı pek de beceremediğim Periscope’tan canlı yayın yapmaya başladım. Aşk şarkıları söyledim. “Arkadaşlar korkmayın, sokağa çıkın, meydanları kimseye bırakmayalım, şarkılar söyleyelim.” demek istedim. Ve bu performansın adını da ‘Aşk Şarkıları’ koydum. İnsan kendini çaresiz hissedebiliyor ama ne olursa olsun durmamak lazım.

HD: Türkiye’de cesur ve eyleyen, üreten kimliğinle tanınıyorsun. Ama seni kurbanlaştıran, edilgen ifadeler de var. Kimliğin, baskı altındaki ülkenin mağdur kadın sanatçısı kutusuna sıkıştırılmaya çalışılıyor gibi.
ŞM: Aslında iki bakış da doğru. İnsanlar benim burada, deyim yerindeyse anamı da ağlattı. Reddedildim, şiddet gördüm; bu mağduriyet değil mi? Her kadın benim gibi sanat yapmıyor ki. Öldükten sonra savunulacağımı, kale alınacağımı da biliyorum ama tüm bunların şimdi olmasını istiyorum, öldükten sonra değil. Türkiye’de kadın sanatçıların konuldukları yerden memnun olduğunu görüyorum ama ben daha fazlasını istiyorum. Beni koydukları yerden memnun değilim ve bu da aslında bir mağduriyet. Batı’nın küçümsemesini de hafife alamam. Victoria and Albert Museum’da karma bir sergiye katıldım. Türkiye’den tek sanatçı bendim. Bir konuşma yaptık. Mısırlı kadın nasıl ezildi, büzüldü, anlatamam... Söz sırası gelince de başladı ağlamaya! Bense “Siz evinizde oturup savaşı izlerken biz onun içinde yaşıyoruz. Siz Batılılar, evet...” gibi şeyler söyledim. Benden hiç hoşlanmadılar tabii. Sözün özü, acımı da gururla anlatıyorum. Mağdur olmam bunu değiştirmez ama çıkıp orada ağlayamam da. O kimliği kabul etsem daha ileri gideceğimi de biliyorum.

HD: Bugün bu coğrafyada gördüğümüz işlerin çoğunun ortak noktası erkek egemenliğini ifşa etmek üzerine. Aslında acı bizi güçsüzleştirmiyor, acının hesabını daha çok sorar hale geliyoruz.
ŞM: Evet, ifşa ediyorum ama bu da başıma iş açıyor. Örneğin, sosyal medyada şiddete maruz kaldım. Reklamcı bir adam genelev işimle ilgili bana saldırdı, “Sen o genelevin önündeki adamların özel hayatını ihlal ettin.” diye. Böyle de olmazmış ki, ne hakkım varmış benim o adamları ifşa etmeye. Bir tane feminist arkadaş cevap vermedi ve orada beni sadece erkekler savundu. Umurumda değil oradaki adamların özel hayatı, onlardan bana ne? Ben orada bu adamları ifşa ediyorum ve bunu yaptığım yer bir sokak; gitmeseymiş geneleve... Kölelik, sanatçı kimliğimle karşı durduğum bir kavram; benim de felsefi pozisyonum bu. Bir kadının kendi isteğiyle daha lüks yaşamak için hayat kadınlığı yapması beni ilgilendirmez, bana ne ondan. Ama orada gördüğüm başka bir şey ve kendi gördüğümü başkalarına da göstermek istiyorum. Orası, kadınları otomatik olarak hayat kadını, yani, alçak gören bir yer. Öteki kadınların acısını biraz fazla içselleştiriyorum sanırım, zayıf noktam bu... Sanatın iyileştirici gücü deyip duruyorlar; bir beni iyileştiremedi gitti şu sanat...

 

Röportajın tamamı, XOXO'nun yeni sayısında. Üye olmak için buraya tıklayınız. 

BUNLARI DA OKUYUN

IŞIL EĞRİKAVUK

Işıl'la performans sanatı, kadın olmak ve öğretmek üzerine...

GÖRGÜN TANER

İKSV Genel Müdürü Görgün Taner'le kültür-sanat politikaları ve boğazdaki gemi seslerinden konuşuyoruz. Enteresan değil mi? Çünkü soruları Yekta Kopan soruyor.

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Şehirlerin Şarjı Bitmez

ŞEHİRLERİN ŞARJI BİTMEZ

Güne hazırsınız, otomobiliniz de öyle.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Sosyal İzolasyonda Skın-Fastıng

SOSYAL İZOLASYONDA SKIN-FASTING

Cilt bakımı rutininizi durdurduysanız, tekrar düşünün.

Değişik Bir Gün

DEĞİŞİK BİR GÜN

Başlıyoruz.

Az Kaldı

AZ KALDI

Otomobile atlayıp şehri yaşamaya.

Rebırth

REBIRTH

Adı üstünde işte, yeniden doğuyoruz.

Şükrü Özyıldız

ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ

Şapkasını kapının dışında bıraktı. İçeri girdi, elimizi sıktı, karşımıza oturdu; arkadaşımız oldu.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Evdeki Saat

EVDEKİ SAAT

Grubun beyni ve şimdilik tek üyesi Eren Bagi’yleydik.

Lyn Weıscz

LYN WEISCZ

Lynskiii, telefonun öbür ucunda.

A’dan Z’ye Moda Haftası

A’DAN Z’YE MODA HAFTASI

Moda haftasının hengamesi ve bütün yaşananları alfabedeki harflerin öncülüğünde inceliyoruz.

EN YENİLER
Beğeni Üzerine

BEĞENİ ÜZERİNE

Ali Akay, XOXO The Mag için yazdı.

Zızı Donohoe

ZIZI DONOHOE

Zizi Donohoe ile güzellik üzerine biraz laflıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

DAHA FAZLA