YAŞASIN TİYATRO!

Bu sezon sahnelerde izleyeceğimiz altı oyun ve ögemiz insan.

Batılı anlamdaki mazisi 19’uncu yüzyıla uzanan Türk tiyatrosu, orta oyunlarından Shakespeare yorumlarına, İstanbullu Ermeni ve Rum sanatçıların çalışmalarına, Müslüman kadınların sahneye çıkmaya başladığı, yerli yazarların yetiştiği Cumhuriyet Dönemi’ne, Altın Çağ olarak anılan 60’lara uzanan bir dizi dönemden geçti. 90’larda avangart akımlar, 2000’lerden itibaren bağımsız toplulukların cesur denemeleri sahneyi hareketlendirdi. Ve bugün, tiyatronun son dönemde hiç olmadığı kadar popülerleştiği günlerden geçiyoruz. Bir süredir sahnelerden uzak kalmış veyahut o sahnenin tozunu hiç yutmamış oyuncular, şu sıralar bolca ezber yapıyorlar, provada ter döküyorlar, karakter çıkarıyorlar. Hep bir ağızdan “Yaşasın Tiyatro!” diyorlar. Biz de bu nidayı alıp, birazdan okumaya başlayacağınız dosyaya başlık yapıyoruz.

 

Hazırlayan: Bahar Özyurt - XOXO The Mag Sonbahar/Kış 2019-2020

Fotoğraflar: Ayşegül Karacan 

 

ÖGEMİZ: İNSAN

Tiyatro takipçileri için Ekim ayını diğerlerinden bir adım öne çıkaran sezon başladı; hem de ne başlamak... Son yılların, belki de en gümbür gümbür tiyatro sezonuna girdik. “Bu gece bir oyun mu izlesem?” diye düşünmekle birlikte tahmin edilemeyecek kadar çok seçenek kapıda. Sezonun açılmasıyla birlikte Türkiye genelinde prömiyer yapacak yeni (evet, yeni) oyun sayısı, şimdilik 322. Bunun 244’ünün İstanbul’daki toplulukların işleri olduğu, sezon sonu Mayıs ayında yeni oyun sayısının Türkiye genelinde 600’ü bulmasının beklendiği de altı çizilesi. Bu bolluğun, tiyatro severleri ne derece tatmin edeceğini yaşayarak (izleyerek) göreceğiz. Zira, televizyon dizileri sektöründe aşağı inen grafikten tiyatronun, sansürden hala azade kalabilen nadir alanlardan biri olmasına uzanan pek çok gelişmenin etkisiyle, tiyatro tabiri caizse kıymetlenmiş durumda. Düne kadar “Ben m oyuncuma oyun önerisiyle gelmeyin.” diyen menajerlerin bugünlerde tiyatro yapımcılığı ve topluluklarla oyun görüşmeleri yaptığı duyumları kulağımızda; uzun süre sahnelerden uzak kalmış, mesaisinin çoğunu kamera önünde geçirmiş tiyatro kökenli isimlerin başrolleri paylaştığı oyun programlarıysa elimizdeki broşürlerde nizami biçimde yazılı. Son 15 senedir cesur denemelerle tiyatro alanında yoğun üretim yapan bağımsız isimler ve toplulukların, sahneye seyirci çekme konusunda sorun yaşamayacak yıldız isimlerle kesiştiği ve bazen de aynı yapımda buluştuğu sezondayız.

Kapının eşiğinden geçmek üzere bekleme salonuna lütfen. Sezonda klasikler, çağdaş metinler, edebiyat uyarlamaları, yeni, yerli metinler ve pek sık rastlamadığımız müzikaller sahneleri hareketlendiriyor. Tiyatronun hem seyirci hem de yapımcı ve oyuncuların nezdinde bir yükseliş dalgasında olmasının keyfini, bu çeşitliliğin tadını çıkarmaya başlayanlar şimdiden var. Siz bu satırları okurken tahminen 50 oyun prömiyerlerini yapmış olacak... Sahnelerin bu seneki gözde teması için çağın marazları desek yanılmış olmayız. Toplulukların seçtiği, özellikle çağdaş yazarların kaleme aldığı metinlerde karşımıza, çağın güncel sıkıntılarının günümüz insanın hayatına tezahür edişlerine dair zekice yazılmış hikayeler çıkıyor. Her biri, açıkça belli ki, kendimizden fazlasıyla bir şeyler bulacağımız oyunlar. Özü değişmese de aldığı form zaman içinde dalgalanan  insan ilişkileri, bireyin konforlu hayatıyla vicdanı arasında sıkışıp kalışı, yaşamının baş köşesine oturan sosyal medyayla olan tuhaf ve bir o kadar normal  ilişkisi, hayat durmadan akarken bir durup da kendisini tam manasıyla bulamayışı... Tiyatronun gündeminde ve göbeğinde, metinlerle her temasta tanıdık izler yakalanacağının ipucunu veren oyunlar, yazarlar ve yönetmenler duruyor.

Bu sene boyu izleyeceğimiz altı oyunun oyuncu ve yönetmenleriyle görüşüp, anlatacakları hikayeleri deşmeyi seçiyoruz. Pangea&Tatlı Ekşi Tiyatro’dan Aşk Geçmişim, DOT’tan Sesin Resmi, DasDas’tan Batının Sonu, Tebdil-Mekan Prodüksiyon’dan Klan, B Planı’ndan Yak Bunu ve Toy İstanbul’dan Hipokrat oyunları radarımızda. Ekiplerin provaları sürüyor, biz sahneye sızıyoruz. Yönetmenin arkasındayız ve tüm ekibe soruyoruz: Bu sezon bize ne anlatıyorsunuz?

AŞK GEÇMİŞİM

 

Oyuncular: Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu, Melisa Doğu
Yönetmen: Tuğrul Tülek

BAHAR ÇUHADAR: Aşk Geçmişim çok eğlenceli bir metin, sizin yönetmen olarak onunla kurduğunuz ilk ilişki nasıldı?

TUĞRUL TÜLEK: D.C. Jackson’ın yazdığı Aşk Geçmişim’le 2010’da Edinburgh’ta karşılaştık. Oyunun ilk prodüksiyonuydu. Seyirciyle kurduğu sıcak ilişkiye bayıldım. Bu sıcaklık, sahneye konuluş biçiminden ziyade metnin kendisiyle ilgiliydi. İzleyen herkesi büyük sözler söylemeden bir şekilde duygudaş hale getiren ve bildiğimiz romantik komedi kalıplarını kırıp bizi gerçek bir hikayeyle uğurlayan bir metindi. Üstelik sahnede oynama halinin en eğlenceli biçimini oyuncuya sunuyordu. Yıllar içerisinde his olarak bu oyuna çok benzettiğim İki Kişilik Yaz’da oynadım ve sonrasında bu oyun yönetmen olarak iştahımı daha çok kabartmaya başladı. Seyircinin, oyunda altı çizilen dinamik ve sinematografik dili, oyuncuların en kondisyonlu hallerini, masal gibi başlayıp yalın bir gerçeklikle bizi baş başa bırakan o incelikli hissi deneyimlemesini istiyorum.

BÇ: 10 sene öncesiyle kıyaslanmayacak kadar çok sayıda insanla etkileşimdeyiz ama çok fazla insan yalnız... Amy, Tom ve Sasha aracılığıyla günümüz ilişkilerinin gidişatını anlatıyor. Kadın-erkek ilişkisine dair bize tam olarak ne söylüyorsunuz?

TT: Tarif ettiğiniz durumu sadece ikili ilişkilerde değil, genel bir tavır olarak görüyorum. Ulaşılabilirlik kolaylaştıkça değer ve kıymet dediğimiz ölçüler de geçerliliğini yitirdi. Bu yüzden müziğin, sinemanın, fotoğraf sanatının etkisi ya da algılanış biçimi artık aynı değil. Birtakım aplikasyonlar kullanıldığında artık herkes müzik yapan, fotoğraf çeken, doğru beslenme tüyoları veren karakterlere dönüşmüş durumda. Bilgiye ya da yanında uyanacağın kişiye bu kadar çabuk ve çabasız ulaşmak, hisleri de sıradanlaştırdı. Aşk Geçmişim, 2010’da yazılmış olmasına rağmen, orijinalinde sosyal medya konusuna çok bulaşmayan bir metin. O zaman sosyal medya henüz masum bir bebekti. 9-10 yılda geldiği nokta, hayatlarımızda kapladığı alan inanılmaz; ve bunu iyi anlamda söylemiyorum... Tüm bu uygulamalar öncesi dönemde yazılmış bir oyun olarak, çok naif bir yerden büyümek denilen şeyin emekle yapılabileceğinin altını çiziyor.

ŞEBNEM BOZOKLU: Oyunun kadın ve erkek ilişkisine baktığı yer çok içgüdüsel. Cinsiyetlerden bağımsız, neden doğru iletişim kuramadığımızla, hatta neden iletişim kurmaktan kaçındığımızla ilgileniyor. Yazarın hem erkeği hem kadını hem de ikisinin iletişim problemlerini öne çıkardığı yere bakışı çok hoşuma gidiyor.

RIZA KOCAOĞLU: Ortalık birey olma sürecini tamamlamayan insanlarla doldukça bu yalnızlaşma ve mutsuzluk da artacak. Oyun da önce kendini sonra karşısındakini dinleyen ve anlayan kişilerin bu soruna çözüm bulacağını söylüyor.

MELİSA DOĞU: Üzerimize yüklenen iyi kadın, iyi adam, doğru ebeveyn olma kalıpları, başkalarının hakkımızdaki düşüncelerine takıntılı şekilde önem vermek, başarı dertlerimiz... Tüm bunlar bizi yalnızlaştıran unsurlar. Karşınızdakini tanıma şansınız gerçekten olmadığında ve onu gerçekten dinlemediğinizde, olası bir ilişkinin zor gelişeceğini düşünüyorum. Oyun da zaten bunun altını çiziyor: Karşınızdakini nasıl gerçekten anlarsınız?

BÇ: Aşk Geçmişim, Tom ve Amy’nin gözünden ayrı ayrı akıyor. Sahnede bunu nasıl bir hileyle çözüyorsunuz?

TT: Oyunun açık biçim olması ve anlatı metni halinde yazılması beni teatral bir anlatım dili oluşturmaya yönlendirdi. Sahnede yaşanan hiçbir şeyi seyirciden gizlemeden, hatta onları birer izleyici olarak işe dahil ederek anlatmanın doğru olduğuna karar verdim. Sırtımızı gerçekçi dekora, kostüme, aksesuara yaslamadan; mekanların, karakterlerin, seyircinin gözü önünde değişip dönüşmesi fikri oyunun dilini oluşturdu. “Selam, burada bir oyun oynuyoruz, siz de bizi izliyorsunuz. Şimdi burası bir ofis ama sonraki sahnede burası park olacak.” bilgisini en baştan seyirciyle paylaşan, adeta evcilik oynayan üç oyuncu var. Müzik de atmosferi ve zaman geçişlerini anlatmak için önemli. Oyunda, benim kuşağımdan seyirciyi gençlik zamanlarına götürecek pek çok müzikal referans da var.

BÇ: Tom, Amy ve Sasha hayattan ne istiyorlar?

RK: Hikaye, hayatın hızının içinde bir an durup ne istediğimizi düşünmeyi anlatıyor. İnsanlar aslında mutlu olmak istiyorlar ama mutluluğu yanlış yerde arıyorlar. Biz de onu aslında nerede aramaları gerektiğini anlatıyoruz.

MD: Yedi ayrı karakter oynuyorum; hepsinin farklı dertleri var...

ŞB: Karakterlerimiz hayattan bağımsız değil, hepsi mutlu olmak istiyor.

BÇ: Hem seyirci hem de oyuncuların tiyatroya artan ilgisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

RK: Çok güzel. Nicelik arttıkça niteliğin de azalması gibi ihtimaller belirebilir ama biliyoruz ki böyle zor zamanlarda insanların tiyatroya ilgisi hep artıyor. Önemli olan tiyatronun kendi derinliğine, kurallarına ve etiğine sahip çıkarak yapılması. Bunları başarabilen herkes tiyatro yapmalı.

BATININ SONU

Oyuncular: Evren Bingöl, Gün Koper, Mert Fırat, Naz Çağla Irmak, Pervin Bağdat, Tülin Özen
Yönetmen: Tuğsal Moğul

BAHAR ÇUHADAR: Batının Sonu’nun sizde yarattığı ilk etki nasıldı?

TUĞSAL MOĞUL: Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini araştırmak benim için önemliydi. İki karakterin doktor olmaları, aynı zamanda anestezi uzmanı olduğum için ilgi çekici geldi. Birinin estetik cerrah olması, diğerinin Sınır Tanımayan Doktorlar’dan olması da oyunu güncel tuttu.

BÇ: Moritz Rinke insanlığın geldiği yeri nokta atışları yaparak anlatan bir yazar. Siz, konforlu hayatlar süren Batılılar’ın, dünyanın gidişatıyla kurduğu ilişki üzerine neler düşündünüz?

TM: Oyun özetle, orta sınıfın zaaflarını irdeliyor. DasDas’a gelen seyirci de ortalama olarak bu sınıfa mensup. Oyunun gerçek seyircisine ulaşacağını ve taşı gediğine koyacağını umuyorum.

TÜLİN ÖZEN: Belli ki kapitalist dünya düzeninin bütün kaynaklarıyla tükendiği, o eski zorlama dengenin göçmenler üzerinden bozulduğu, daha da bozulacağı, iklim değişikliğinin geri dönülemeyecek noktalara geldiği bir zamandayız. Daha aktivist bir hale gelmek gerek; hayatlarımızı dürüstçe yeniden şekillendirmeliyiz.

MERT FIRAT: Oyunda da karakterlere derinlemesine baktıkça göreceğimizin tam aksi bembeyaz, steril bir dünya söz konusu. Oyun ilerledikçe karakterlerin ilişkilerini, ekonomi, siyaset, kültür-sanat ve bugünün etiketleri üzerinden görüyoruz. Bulundukları yer batı bile değil, batının da batısı... Kendileri her tarafı çevrili bir dünya kurmuş durumda.

GÜN KOPER: Yüzyıllar süren bir süreç, Batı toplumunu bugün sahip olunan fiziksel konfora ulaştırdı. Ama galiba, bir amaca ulaşmak için atılan her adım bizi başka bir amaçtan uzaklaştırıyor... Rinke’nin çizdiği Batı tablosu, gerçek anlamıyla konfora ulaşma amacından fersah uzağa düşmüş insanları resmediyor. Bu tablonun sınırlarını da geri dönüşü olan bir yanlışlık hali değil, köklü değişiklikler olmadıkça geri dönüşü olmayan bir çöküş olarak belirliyor.

PERVİN BAĞDAT: Gösterişli yaşamlarının ardında mutsuzluklarıyla mücadele eden insanları görüyoruz. Her birinin başka varoluş problemleri var ama kendileri dışındaki yaşamlara biraz duyarsızlar. Bana, sokakta yaşayan insanlarla yapılan deneyleri hatırlatıyorlar. Aç bir insana yemek ısmarlanıyor ve o kişi yemeğini, sokak hayvanları ya da evsizlerle paylaşıyor. Bu içgüdüsel davranış, belki de açlığı bilmekten ötürü... Batı’nın her şeye sahip yaşamları içinde başka dertleri var; Batının Sonu, insanlar dünyadaki yoksunlukları yeterince hissedebiliyor mu diye düşündürüyor...

EVREN BİNGÖL: Aklımdan ilk geçen, o en kadim bilginin de söylediği gibi, Batılı olmak, bir yerli olmaktan önce insanın sadece ve sadece insan olduğu fikriydi. Aslında, duygulardan oluşan, korkan, öfkelenen, karanlık tarafları olan sadece insanlar vardı. Aklıma, “Burada dayatma yoktur, burada özgür olunur.” cümlesinin de bir nevi dayatma olduğu fikri geldi. Özgürlük, coğrafi konum üzerinden değil, yine birey üzerinden anlaşılmazsa sıkıntı başlayacak diye düşündüm.

NAZ ÇAĞLA IRMAK: Moritz, biz okurları ve izleyicileri olaya kendi perspektifinden baktırıyor, en uzaktan. Lilly’nin eleştirdiği klişelere benzeyecek ama, Batı dünyasının kendini yücelttiği ölçüde aşağılık olan, sadece görmek istediğini gören yapısını eleştirtiyor insana. Yani, kendini... Hayatlarımızdaki çelişkinin yansımasını görüyoruz, elimizde telefonlarla internet çağını eleştiriyoruz. Yarattığı kontrastla gülüp, güldüğünün kendi olduğunun farkına varınca güldüğüne pişman ediyor...
BÇ: Eduard ve Michael iki ayrı ucu temsil ederken Charlotte da başka türlü bir arayış içinde.

TÖ: Charlotte, arada kalmış biri. Düzeni bozulduğu ve geçmiş günlerini hatırladığı anda sorunlarla hesaplaşmak istiyor. Ne çözümden vazgeçmiş durumda ne de mücadeleye girebilecek inancı var.

MF: Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak’ta savaşın görsel anlamda belgelenmesi ve bu belgeleri nasıl yorumladığımızı çok iyi anlatıyor. ABD’de 11 Eylül olayları yaşandığında çoğu kişi ya işinde latte’sini yudumlarken ya da belki yemek yerken bu korkunç olayı izliyordu. Eduard bu anlamda, sadece başkalarının acılarına, günümüz dünyasının sorunlarına bakan biri.

GK: İlk okunduğunda Michael, okuyucu için küçük bir tuzak görevi görüyor. Batının Sonu’nun sallantılı dünyasına dışarıdan gelen, çok da onaylamadığımız bu dünyaya ait olmadığı illüzyonunu hissettiriyor. Sorunlar karşısında sadece yorum yapmakla yetinen insanların arasında, elini taşın altına koyan biri olarak o illüzyonu kuvvetlendiriyor. Michael’ın da Batı’nın yarattığı kabuslardan biri olduğunun farkına varmak, bu illüzyonu kırmak için açılması gereken kilitlerinden sadece biri...

BÇ: Tiyatroya olan ilgi artışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MF: Geçtiğimiz yıllarda tiyatroya olan ilgi artışı, seyircilerin ekrandan izledikleri oyuncuları görme ve onlarla fotoğraf çekilmeleri üzerineydi. Ancak ekranın kısıtlayıcı duvarlarını yıkan sahne, oyuncu arkadaşlarımı daha fazla kendine çekti. Çünkü onlar da hayallerindeki dünyayı kurma şansı yakaladılar. Seyirci de bu sayede hayal güçlerine hizmet eden ama günümüz gerçeklerini tam kalbinden yakalayan hikayeleri izleyebiliyor.

HİPOKRAT

Oyuncular: Canan Ergüder, Kenan Ece
Yönetmen: Kayhan Berkin

BAHAR ÇUHADAR: Hipokrat net, vurucu ve çok akıcı bir metin. Sizin metinle ilk karşılaşmanız nasıldı?

KAYHAN BERKİN: Erdi (Işık) yazmakta olduğu bir erkek doktor hikayesinden bahsetti. Metni paylaştığında, göçmenlik meselesini ele alma biçimini kuvvetli olduğu kadar Türkiye tiyatro yazını genelinde de ayrıksı buldum. Oyunu tartışırken bir de kadın doktor yazma fikri ortaya çıktı. O da erkek doktor gibi başarısız bir ameliyat yaşamış ancak başka bir bakış açısıyla...

CANAN ERGÜDER: Metne bayıldım. Erdi, konuştukça, bir kadın metninin de çok ilginç olabileceğini düşündü ve onu da yazdı. Kenan (Ece) ve ben birlikte tiyatro yapmak istiyorduk. İki ayrı tek kişilik oyunu tek sahnede birleştirme fikri sanırım hepimizi cezbetti.

BÇ: Yeşim ve Furkan’ı tanıtır mısınız?

CE: Yeşim, günümüz İstanbul’unda bir cerrah, kariyer odaklı yaşayan, iddialı ve fakat yalnız bir kadın...

KENAN ECE: Furkan, genç, başarılı bir cerrah. Dışarıya oldukça bağımlı ve galiba içine dönmeye pek fırsatı olmamış. Bir kriz anında yaşadığını sandığı gerçeklik ve olduğunu düşündüğü adam tuzla buz oluyor.

BÇ: Hayat bu iki doktoru bir tür sınava tabi tutuyor ve bu hepimizin başına gelebilecek türde bir durum... Karakterlerin başına gelenleri siz nasıl değerlendirdiniz?

CE: Hepimizin iki arada bir derede kaldığımız, vicdanımızla yüzleştiğimiz, bize doğumumuzdan bu yana aşılanan değerler veya bunların karşısında yapmayı arzuladıklarımızı yerine getirdiğimiz ya da es geçtiğimiz anlarımız oluyor. Kayhan, bu konuları masa başında tüketmek yerine bizi ilk etapta oyunla baş başa bıraktı. Metin zaten anlatmak istediğini net şekilde anlatıyor. Sadece iki karakterin duygusal ivmelerinin paralel bir akışta düzenlenmesi gerekiyordu. İşin zor yanı da buydu...

KE: Oyun, birtakım meseleleri derinlemesine ortaya koyuyor. Çok fazla kavramsallaştırmadan, doğrudan ayağa kalkıp oynayarak yol aldık.

BÇ: Nasıl bir reji planlıyorsunuz?

KB: Hızlı tempolu bir oyun kurguladık; oyuncular hep sahnede, kulis yok, bu da oyuncuların herhangi bir anda replikleri olmaksızın, hep var olmak ve bir şeyleri çözmek zorunda kalmasını sağlıyor. Bazen seyirci kimi izleyeceğini şaşırabilir... İki karakter de kendi kendine konuşuyor, bir çeşit hesaplaşma yaşıyor, bir kriz ya da kabus hali. Karakterler kendileriyle konuşurken dört odak noktası belirledik; ayna, seyirci, karakterlerin hayallerinde canlandırdıkları kişiler ve kendi kendilerine konuşma halleri. Bu anlatım biçimlerinden oyuncuların seyirciyle direkt ilişki kurduğu stili daha baskın tutmaya çalıştım.

BÇ: Oyunların ikisi de tek ve dar mekanlarda geçiyor. Bu nasıl bir oyunculuk deneyimi?

CE: Dapdaracık alan hareket kabiliyetini de kısıtlıyor. Bütün prova süreci dar bir alanda kendi başıma neler yapabileceğimi keşfetmekle geçti. İşin güzel tarafı, reji beni kısıtlamıyor. Bulunduğum alan, özel de bir yer, bir tuvalet. Bu oyun bana metot oyunculuğu egzersizlerindeki mahrem anı hatırlatıyor. Hatta oyunu bu anın koca bir egzersizi olarak da görebiliriz. Bu pratiğin esasta özelliği, halk içinde mahrem olabilmeyi öğrenmek. Yapmaya çalıştığım şey, bu küçük alanda, en dürüst şekilde ne kadar ileri gidebileceğimi keşfetmek oldu.

KE: Furkan’ın bilinçaltında dolaşan ve birbiriyle çelişen sesleri sürekli vites değiştirerek oynamak çok keyifli. Alan dar, bu alanın kendiliğinden oyunuma verdiği bir şekil var ama Furkan’ın kafası bir dünya, orada seyahat etmek yorucu olsa da çok eğlenceli.

BÇ: İlk defa eşler olarak aynı sahnede olacaksınız.

CE: Uzun zamandır birlikte çalışmak istiyorduk. Birbirimizin sınırlarını iyi bilen ve gerek sahnede gerek kamera karşısında paslaşmayı seven bir çiftiz. Diyalog kurduğumuzda ve her şeyin başına saygıyı yerleştirdiğimizde sorun yaşanmıyor. Metin de birbirimizle oynamamızdan ziyade birbirimizin ritmini hissetmemizi gerektiren bir kurguda.

KE: Canan, oyunculuğuna saygı duyduğum bir meslektaşım, beraber çalışması her zaman keyifli. Bu insan aynı zamanda çok sevdiğim eşim. Halihazırda iyi anlaştığım biriyle çalışıp o kişiyle beraber üretmek büyük şans.

BÇ: Seyirci artık, takip ettiği yüzleri sahnede görmek motivasyonuyla da oyun seçiyor. Hem seyircinin hem de oyuncunun tiyatroya artan ilgisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

CE: Seyirci gelmese bu kadar oyunun sahnelenebileceğini sanmıyorum... Ben de şaşırıyorum ama ne güzel, tiyatro bir anda popüler oldu. Açıkçası, seyircinin hangi sebeple o salona geldiği beni ilgilendirmiyor; yeter ki gelsin. Belki de o deneyimle içinde o ana kadar hissetmediği bir ateş alevlenecek ya da bir sorunun cevabını bulacak ya da çok stresli hayatından birkaç saatliğine kaçacak ya da çok sevdiği bir oyuncuyu görecek... Bu kadar oyuncunun tiyatroya ilgi duyması da ayrıca çok güzel...

KLAN

Oyuncular: Esra Dermancıoğlu, Halil Babür
Yönetmen: Ayşenil Şamlıoğlu

BAHAR ÇUHADAR: Sizi, Ahmet Sami Özbudak’ın kaleme aldığı Klan’a katılmaya motive eden ne oldu?

ESRA DERMANCIOĞLU: Klan’ın hikayesini, sosyal medyanın beni bir şekilde karanlık tarafa çekmesiyle buldum. Hikayeyi düşünürken beni motive eden de kendimim. Hikayeyi düşündüm, Sami Özbudak’la paylaştım, sonra Ayşenil Şamlıoğlu’yla beraber, üçümüz oturduk ve Klan gelişti. Yapımla anlaştık, sonrasında da Halil’le yollarımız kesişti. Hepimizin sosyal medyaya bakışımız farklı olsa bile fikirlerimizi ortak paydada buluşturduk ve ortaya çıkan proje bizi çok mutlu etti.

HALİL BABÜR: Sami metni göndermeden önce çok niyetli değildim. Okuduktan sonra oynamaktan çok keyif alacağımı düşündüm. Meselesinin bugünle ilgili olması, metnin durduğu yerin kesin yargılarda dolanmaması, Esra ve Ayşenil’in metne baktığı tarafların çatışmalarını, paralelliklerini sevdiğim için motive oldum.

BÇ: Karakterlerin sosyal medyadaki sunumları da oyunun ayrı bir katmanı. Bunu sahnede nasıl çözmeyi planlıyorsunuz?

AYŞENİL ŞAMLIOĞLU: Oyuna olduğu kadar, videolara da son derece özeniyoruz. Gerçek hayatta olduğu gibi gerçekle dijital arasındaki kontrast sahnede olacak. Seyirci, dijitalin göz aldatan, büyülü perdesinin ardında gerçeğin en çıplak haline tanıklık edecek.

BÇ: Birer sosyal medya fenomeni olan adam ve kadının gerçek hayatla ve kendi varlıklarıyla ilişkilerinde çözülemeyen varoluşsal bir sıkıntı var. Siz bu iki insanı nasıl tarif ediyorsunuz?

ED: Sosyal medyanın çarpık tarafı yüzünden kendi varoluşlarını gerçek anlamda yansıtmaları mümkün olmuyor. Birileri tarafından röntgenlendiğiniz bir platformda, birilerinden gelen onay üzerinden kendinizi sergileyebiliyorsunuz. Bunun dışında sergilenen hiçbir şeyin karşılığı yok. Oyundaki karakterler de kendilerinden uzak birer kimlik ve pembe hayatlar sergiliyorlar. Sosyal medyanın çıkmazı da bu ve bu durum, ileriye dönük bütün doğalı bozan şey. İnsanın, kimliğini geçtim, tüm fiziksel özelliklerini de değiştiriyor ve yok ediyor.

HB: Yakın gelecekte bireyin sorunları sosyal medya başlığı üzerinden değerlendirilmeyebilir. Zaten hepimizin yaşadığı gelgitler artık bu platformlardaki ifadelere dönüştü. Görünür olma ihtiyacı sosyal medyadan önce yok muydu? Bu sadece daha küçük bir çevrede başka tür problemlere dönüşüyordu. Gerçeklik algımızın değişmesi meselesi de bunun gibi... İnternet olmadan önce, gerçekliği ya da sanal diye tanımladığımız şeyleri tam olarak nasıl ayırdığımızı hatırlıyor muyuz? Belki hayır ama karşılığı muhakkak var. Klan’daki karakterlerin yaşadığı kimlik ve varoluş bunalımı yaşamın kendisiyle karışıyor ve normalleşiyor. Özetle, problem yaşamın temel parçalarından biri ve bu da son derece normal.

BÇ: Başkalarının hayatına bakmaya ve başkalarına hayatımızı sergilemeye neden bu derece ihtiyaç duyuyoruz ve/veya buna bu denli hızlı alıştık?

ED: Çünkü işimize geliyor... İnsanda doğası gereği kendini saklama içgüdüsü var; insan biraz vahşi ve karanlık bir canlı. Hayatlarımızı, bunun böyle olmadığını göstermek için süslüyoruz. Fiziğimizi, karakterimizi süsleyip kendimizi renklendiriyoruz ve bu da işimize geliyor. Çünkü sosyal medya, kendimizi olduğumuzdan çok daha parlak, canlı ve farklı gösteren bir mecra. Bu kadar kuvvetli bir şekilde sosyal medya eleştirisi yapmak istemiyorum ama gidişat bunu gösteriyor. Kendi yuvamızı, şartlarımızı sergilerken (bazen o şartlar doğru olmasa da), aslında başkalarını öfkelendirmiş oluyoruz. Öfkelenen de bu sefer daha farklı bir yerden kendini var edip göstermek istiyor ve bu bir döngü... Sosyal medyada kimseyi özensiz kıyafetlerle, makyajsız, evi dağınık ya da gerçek haliyle yemek yerken görmüyoruz. Hayatta sadeliğe gitmek gerekirken sosyal medya bizi daha da süslüyor. Ben de süslü şeyleri hiç sevmiyorum.

HB: Hayatlarımızı afişe etmemizin normalleştiği görüşüne katılmıyorum. Kendisini bu mecradan ifade etmek zorunda hissetmeyen bir kesim hala var. Ve onlar, Instagram’da fotoğraf paylaşmadıkları ve tweet atmadıkları için görünür olamıyorlar. ‘Görünmeyen istatistiğe dahil değil.’ yanılgısı içindeyiz. Herkesin nefret saçtığını söylüyoruz. Twitter’a bakıp bunu söylemek çok kolay; orası sadece oraya bir şeyler yazanların, eleştirilerin ve öfkenin yeri. Bu programların yaptığı şey de bu: Linç ihtiyacını karşılamak. Üzerine düşünmemiz gereken şeyse, insanın temel ihtiyaçlarının ya da problemlerinin nasıl şekil değiştirdiği... Çünkü çağın problemi, sürekli teşhis etmek. Teşhis edince rahatlıyoruz, sorunu çözdüğümüzü sanıyoruz...

SESİN RESMİ

Oyuncular: Esra Bezen Bilgin, Yağız Can Konyalı
Yönetmen: Mert Öner

BAHAR ÇUHADAR: Metinle ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız, Sesin Resmi sizi nereden yakaladı?

MERT ÖNER: Geçtiğimiz sezon Kieran Hurley’in Çıkışa Gel adlı oyununu yönettim. Kieran’ın yenilikçi, benzeri olmayan yapılar inşa etmesi ve dili beni çok etkiledi. Yeni oyunu Sesin Resmi’ni duyunca hemen okudum, çok etkilendim ve bu hikayenin anlatıcısı olmak istedim. Aynı şehirde birbirine yabancı iki yaşamın yan yana gelmesi ve birbirlerini derinden etkilemesi, kurdukları dostluk, metnin beni ilk yakalayan parçası oldu.

ESRA BEZEN BİLGİN: Oyunun iki karakteri, Saye ve Arat, dünyanın hangi şehrine ve hangi meslek grubuna koysanız temelde herkes için çok tanıdık sorunlarla mücadele eden karakterler. Yaş, hayat tecrübesi ve sosyal sınıf olarak birbirlerinden çok uzak bu iki insanın, yine birbirlerinden beslenerek, umutsuzca sürdürdükleri yaşamlarında ikinci bir şans yakalama çabası benim için çekiciydi. Ve oyunun kurgusu... Yazarın bu hikayeyi anlatmak için seçtiği yolu çok sevdim.

YAĞIZ CAN KONYALI: Mert oyunun hikayesinden bahsedince heyecanlandım. Metni okumaya başladığımda, o akış bende direkt bir konsantrasyon sağladı. Öykünün içindeydim, hemen ikna oldum. Karakterler çok gerçekti, çok tanıdıktı. Bu yakınlık beni oyuna çekti.

BÇ: Orijinali Edinburgh’da geçen hikayeyi İstanbul’a uyarladınız. Buradaki mevcut sosyokültürel dokuyu nasıl değerlendirdiniz ve bu izleyiciye nasıl yansıyacak?

MÖ: Kieran’ın metninde şehir üçüncü bir oyuncu gibi. Oyunun öyküsüyse o kadar evrensel ve o kadar bize de yakın ki... Oyunun gerçekliğini güçlendirmek, seyircinin izleyici olmaktan öte bu öyküye tanık olması, kendi yaşam gerçekliğinden parçalar bulması için uyarlama fikri doğdu. Fikrimiz, Kieran’ı da çok heyecanlandırdı. Öyküyü Edinburgh’dan İstanbul’a taşırken, bizim sosyokültürel dokumuza göre bazı değişiklikler yaptık. Oyunun sanata ve sanatçıya dokunan kısmına gelirsek; sanatın ve sanatçının yaratım süreci, mesleğiyle kendini var etme mücadelesi dünyanın her yerinde o kadar aynı ki... Seyirciye bizim tarafımızdan bakma fırsatı vermesi de bir diğer güçlü yanı.

BÇ: Saye ve Arat kim, sizden dinleyebilir miyiz?

EBB: Saye, anlattığı hikayelerle dünyayı değiştireceğine inanarak tutkuyla başladığı mesleğinde, sisteme ayak uyduramamış ve başarısız olmuş bir oyun yazarı. Yaşlandığını, paslandığını, artık yazamayacağını ve hatta kontrolünü tamamen kaybettiği hayatını bir daha düzene sokamayacağını düşünüyor. Büyük boşluğa düşmüş ve çıkmak için ne gücü ne de umudu var.

YCK: Arat, doğup büyüdüğü o sert, kuralları önceden belirlenmiş coğrafya için bir öteki. Yüksek hassasiyetli. Ona sunulanla yetinmeyen, gelişmeye aç biri. Naifliğini her şeye rağmen koruyan, yaşamını değiştirmek için yol arayan bir genç.

BÇ: Saye, Arat’la yaşadığı anlar boyunca bir yandan da oyunu yazıyor, kafasında sahneliyor gibi... Bizi nasıl bir reji bekliyor?

MÖ: Saye, Arat’la birlikte iyi hikayelerin dünyayı değiştirebileceği inancını tekrar kazanıyor. Arat’ın ona sunduğu bu yeni yaşam fikriyle oyun yazarlığına tekrar sarılıyor. Oyunu, ikili arasındaki gerçeklik ve Saye’nin kurmacasının temas ettiği ve uzaklaştığı noktalardan kurmaya çalışıyorum. Bu çok boyutlu yapı, oyunun rejisini ve plastiğini de katmanlı, köşeli, iç içe ama ayrı, bazen uzak bazen çok yakın bir biçime yöneltiyor.

BÇ: Saye’nin yaptığı gibi, başkasının hayatını sanat üretimine taşımak sık yaşanan bir durum. Sahneye taşıdığınız her bir karakterle de öyle ya da böyle bir başkasının sesi oluyorsunuz. Bu, üzerine kafa yorduğunuz bir ikilem mi?

EBB: Kimsenin hayatı, yaşadığı sırada kendisi için bir sanat eseri değil. Kuralları, teknikleri yok. Sanatçı, esinlendiği bir hayat hikayesini esere dönüştürürken belli formlara sokuyor. Eleştirdiği ya da savunduğu kısımları öne çıkarıyor. Kendi birikimini, öğrendiklerini, seçtiği anlatım biçimini katıyor. Ve evet, bu bir ikilem. Ortaya çıkan kimin hikayesi? Gerçek sahibi kim? Sanatçı, anlatmak üzere yola çıktığı bir hikayenin orijinaline ne kadar sadık kalabilir?

YCK: Yaptığımız iş bu zaten; başka hayatları anlatmak, sesini duyuramayanların, kabuğundan çıkıp sözlerini dile getiremeyenlerin ya da belli sebeplerle getirmeyenlerin sesi olmak. Ama bu hikayeleri anlatırken çok şeyden etkileniyoruz. Bu da her şeyi, yazarın sunduğundan başka bir boyuta taşıyor.

BÇ: Tiyatronun yükselişte olduğu bir dönem yaşıyor, sahneye artan ilgi hakkında ne düşünüyorsunuz?

MÖ: Son 15 yılda bağımsız tiyatro hareketi o kadar güçlü bir ivme yarattı ki, bu sayede yeni bir seyir ve seyirci algısı oluştu. Bu algı birçok kurumu ve üreticiyi de harekete geçirdi. Her yıl, önceki yıldan daha çok kurum, mekan ve proje doğuyor. Bu çeşitlilik ve hareket mutluluk verici. Tiyatro popüler bir sanattı ve öyle olmaya da devam ediyor. Ne kadar çok farklı üretim olursa o kadar derin ve katmanlı bir dünya oluşur.

YAK BUNU

Oyuncular: Büşra Develi, Hakan Kurtaş, Sertan Erkaçan, Toprak Can Adıgüzel
Yönetmen: Sami Berat Marçalı

BAHAR ÇUHADAR: Yak Bunu, 80’lerde yazılmış, farklı senelerde sahnelenmiş bir iş. Sizin oyunu sahneleme kararınızı ne tetikledi?

SAMİ BERAT MARÇALI: Eminim şöyle bir algı vardır: “Yak Bunu Broadway’de şu an büyük bir hit, bu sebeple yapmaya karar vermişler.” Ama aslı öyle değil. Yıllar önce (her zamanki gibi) Defne Halman bu oyunu önerdi, tembellik edip okumadım. Sonrasında İstila! oyununun üzerimizde yarattığı etkiyi dillendirirken, aynı ekiple bir oyun daha yapalım isteği dolaşmaya başladı. Hakan (Kurtaş) bir gün “O oyunu buldum.” dedi. Oyunu yollayınca fark ettim ki bu, zamanında Defne’nin önerdiği eser. Bir süre sonra ondan kurtulamadığımı fark ettim, metnin beni takip ettiğine falan inanmaya başladım. Denk geldi, Broadway versiyonunu izledim; ortalama bir prodüksiyondu. Ama hayalet peşimi bırakmadı... Hakan’ı aradım, “Bu oyunu yapıyorum. Ama İstila! ekibiyle değil. O ekibin oynaması gereken oyun bu değil.” dedim.

BÇ: 30 küsur yıldır sahnede yerini bulan bu oyun bize 2019’da ne anlatacak?

SBM: Sanırım yaş aldıkça böyle hissediyorum; yaş almış metinler bana daha çok hitap etmeye başladı. Bir de ABD’den 30 yıl geride olduğumuz için, buralara nazaran yeni bir metin bile sayılır... Hikayesi özetle, kendimizi bulmak. Olabildiği kadar kişisel ve gerçek... Baş karakter Anna, en yakın arkadaşı Robbie’yi kaybediyor ve bu zamana kadarki kendinin var olmadığını fark ediyor. Buna en büyük sebep de, Robbie’yi derinden ne kadar tanıdığını bilmiyor olması. Bu farkındalık, aynı soruyu dönüp kendine sorduruyor: “Ben kendimi ne kadar iyi tanıyorum?”

BÇ: Karakterlerinizi sizden dinleyebilir miyiz?

BÜŞRA DEVELİ: Anna, 30’larına yaklaşmış bir dansçı. New York sanat dünyasında kendine yer açmaya çalışan, çalışkan, yetenekli ama bunları ortaya koyma konusunda korkak davranan, içsel motivasyonunu Robbie’nin desteğiyle sağlamaya alışmış bir kadın. Oyunda herkesten çok, Robbie’nin gidişiyle Anna’nın işine ve hayata tutunma çabasını, kendine dönme sancısı yaşadığını ve kararlarıyla hayatındaki erkekleri de etkilediğini görüyoruz.

HAKAN KURTAŞ: Pale, tahmin edilemez, hiperaktif, vahşi, kendini ve başkalarını nasıl seveceğini bilemeyecek kadar kabuklu, dikenli. Aynı zamanda kırılganlığını öfkesiyle gizlediğini sanan bir çocuk.

TOPRAK CAN ADIGÜZEL: Larry, içinde bulunduğu kültürün kendisine öğrettiği, hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme yetisini en çok kullanmaya çalışan, komik bir karakter. Bir eşcinsel olarak , homoseksüel ya da heteroseksüel dünyaya ait olamayan ve bu aidiyet eksikliğinin getirdiği yalnızlıktan dolayı hırçın davranan biri, ama neşesini takınarak yaşama devam ediyor.

SERTAN ERKAÇAN: Görüşleri ve fikirleri en net olan Burton. Kafası hep çalışıp düşünen, bazen bulunduğu ortamdan kopabilen bir adam. Anlatmayı çok seven, konuşmakla yetinmeyip yazmaya yönelmiş ve bunu da çok iyi başarmış bir adam. En acı ve en gerçek senaryosunu da bu süreçte kaleme alıyor.

BÇ: Oyun, Anna, Pale ve hiç görmediğimiz Robbie ekseninde dönse de bu dört genç insan huzuru birbirlerinde arayan karakterler. Sizler bu arayışı nasıl tanımlıyorsunuz?

BD: Karakterler, Robbie’nin gidişiyle kendi içlerinde bir arayışa ve yolculuğa çıkıyorlar. Anna ve Pale’i birleştiren, Robbie’nin yası. İkisi de Robbie’nin bir tarafını temsil ediyor ve iki karakter de Robbie’nin o tarafıyla, o olmadan ilk kez yüzleşiyor. Ama onlar aslında kendi yalnızlıklarıyla yüzleşiyorlar ve herkes sonunda Robbie’nin ölümüyle ayaklarının altından kayan zemini onarmakla, kendini gerçekleştirmekle uğraşıyor.

HK: Birbirinden çok farklı karakterlerin, sevdikleri birinin yasıyla farklı biçimlerde mücadele etme şekilleri, her yöne yayılabilen öngörülemez bir yangın gibi. En dibinden en yükseğine, hayatta kalmak için sevmeyi de nefret etmeyi de deneyen dört kişi. Kendilerini iyileştirmeye çalışırken, farkında olmadan birbirlerini iyileştirmeye dönüşmesi, hikayeyi çok dokunaklı kılıyor.

TCA: Başından sonuna, tek mekanda gelişen olayların neticesinde, dört kişinin de hayatının değişmeye ve tekilleşmeye başladığına şahit oluyoruz. Larry ve Burton’ı daha çok hayata tutunabilenler olarak görürken, Anna ve Pale’in birbirine tutunduğunu ancak bunun, şartlar ve zamanlamadan dolayı olumsuz sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Karakterlerin hepsi yarattıkları kalabalığın içinde yalnız ve karanlıkta kalmışlar.

SE: Karakterlerin en çekici yanı bu; kendileriyle de, birbirleriyle de, hayatla da dertleri bambaşka. Dört şeritli bir otobanda herkesin kendi yolu var. Direksiyonlar bazen sağa sola kırılsa da, sonuçta gideceğimiz yolun tabelaları herkesi ayırıyor.

BÇ: Tiyatronun yükselişte olduğu birkaç sene yaşadık. Sizce de belirgin bir ilgi artışı var mı?

SBM: Bana kalırsa yok. Tiyatro sadece daha popülerleşmeye ve sektörleşmeye başladı; kan kaybediyor hatta... Ama sektörleşmek yine de güzel... Sadece, daha iyi adımlar atmak lazım. Yoksa seyirci bir o kadar çabuk kaybedilir...

BUNLARI DA OKUYUN

MAKSİMUM 8 KG.

XOXO the Mag'in 77. sayısında çantaları onları tasarlayan kişilerle konuşuyoruz.

ALTERNATİF GERÇEKLER

Some Men'in yeni sayısında, altı üç boyutlu tasarım insanıyla masaya oturuyoruz.

NELER OLUYOR?

Sadece soruyoruz...

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Nadıa Lee Cohen

NADIA LEE COHEN

XOXO The Mag'in Sonbahar/Kış 2018-2019 kapak konuğuna bakmaktasınız.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Dönersen Islık Çal

DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Bala Atabek, XOXO The Mag için yazdı.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Yedi Titreşim

YEDİ TİTREŞİM

Gün ortasında da günaydın diyemeyeceğimizi kim söyledi? Kendinizi rahat bırakın.

Davıd Mallett

DAVID MALLETT

Maestro’dan sizin için güçlü tüyolar alıyoruz.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

EN YENİLER
Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Yürümek İçin 7 Neden

YÜRÜMEK İÇİN 7 NEDEN

Sicilya’ya gidip geleceğiz.

Aceleniz Yok: An’da Kalmanıza Yardımcı 5 Tüyo

ACELENİZ YOK: AN’DA KALMANIZA YARDIMCI 5 TÜYO

Hala an’da değilseniz, size buraya davet ediyoruz.

Sicilya Sokaklarında Kaybolmak İçin 3 Neden

SİCİLYA SOKAKLARINDA KAYBOLMAK İÇİN 3 NEDEN

Koşuşturmayı bırakıp derin bir nefes alıyoruz, Sicilya’dayız.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

DAHA FAZLA