KIVANÇ SEZER

Kıvanç Sezer, Küçük Şeyler filminde bize gerçek, komik, üzücü ve bazen absürtleşen bir hikaye sunuyor.

Fotoğraflar: Cansu Kızıltaş 

Bize Fataraks’ın endikasyonlarını ve kontrendikasyonlarını söyler misin?

Mutsuzluk, kaygı, kendini kötü hissetme, depresyon gibi durumlarda kullanılmasını tavsiye ediyoruz. Kontraendikasyon olarak hamileler, işten çıkarılanlar ve güzel aldırmazlık yaşayanlar doktoruna danışmadan kullanmamalı. İlacımızın halüsinatif yan etkileri olduğuna dair çıkan söylentileri de üzüntüyle karşılamaktayız. Zebra gördüğünü söyleyenler bile oldu. Sakın inanmayın.

Küçük Şeyler’in hikayesini, modern Kafkaesk bir deneme olarak yorumlayabilir miyiz?

Ben yazarken Kafka’dan çok Oğuz Atay’ı düşündüm. Biraz Ionesco’dan etkilendim. Biraz da Bergman’dan esinlendim. Fakat bu yorumunuzu da daha ayrıntılı dinlemek isterim. Belki de bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Onur Aydın devcileyin bir zebraya dönüşmüş bulacaktır kendini. 

Kara komedi, Türkiye sinemasında epey ihmal edilen bir tür. Küçük Şeyler’de de aslında Vavien’den beri hissetmediğimiz, seyirciye dokunan dramedik bir yapı var. Baş karakterimiz Onur’un haline üzülmeli miyiz?

Vavien filmini çok severim. Fakat yine de kara komediden ziyade Küçük Şeyler’in hüzünlü bir komedi olduğunu düşünüyorum. Bu hüznün bazen seyircide boğucu bir etki yarattığına da şahit oldum. Öyle ki Onur’la özdeşleşen ve o duyguları yaşamış olan insanlar bunun neresi komik diye bana sordular. Dilerim şakasına gülünmeyen adam konumuna düşmemişimdir. O seyirciler için sanıyorum daha ziyade ağır bir dram. Seyirci Onur karakterine üzülüyor, onu suçluyor, bazen kendini buluyor ve hemen uzaklaştırmaya çalışıyor. Güzel bir şeyleri kaybetmenin hüznü belki de gittikçe Onur’a acımamıza ve mağduriyetine kendimizi kaptırmamıza neden oluyor. Ama yine de Onur’un derya içre olup deryayı bilmeyen balık nevinden olduğunu unutmamak gerekir. 

Onur, insanın modern dünyada hayatta kalmak için yapmaması gereken her şeyin, psikolojik olarak alınmış her yanlış kararın yaşayan bir temsili gibi. Film bu anlamda bir hayatta kalmama kılavuzu mu?

Bir hayatta kalmama kılavuzu yazmak bence çok iyi bir fikir olurdu. Fakat Onur’un durumunda tüm yanlış kararların toplamı olarak değil de onu sistemin her türlü zokasını yutmuş biri olarak hayal ediyorum. Belki biraz da kendini zebralara denk gören bir hayalperesttir o. Bir satışçı evet, ama içinde insani özellikleri de barındıran biri. Sempatik ve biraz da kof. Onun trajedisi güzel bir aldırmazlık halinde her şeyin bir anda düzeleceğine dair içinde güçlü bir inanç taşıması. Bu duyguyu hepimiz biliriz. Godot’yu bekler gibi bekleriz o her şeyi yoluna koyacak anı veya olayı ve ondan sonra her şey yoluna girecek gibi hissederiz. Bu inanç, her eyleminde ona geleceğe kaçarak içinde bulunduğu durumdan sıyrılma şansı veriyor. Ta ki daha gerçekçi olan Bahar’ın duvarına toslayana dek. 

Özellikle son beş yılda daha da görünür hale gelen antik ve alternatif ruh terapi yöntemleri, zihin inşası, human design gibi yöntemleri alenen eleştiriyor musun?

Alenen eleştirmek benim tarzım değil. İnsanlar bu anlamsız, yıkıcı, hiçleştirici kapitalist modernitenin acısını azaltmak, hayatlarına bir anlam ve yol bulmak için elbette bir şeylere yönelecekler. Ben bunların toplamında şöyle güdük bir yan görüyorum sadece. Bir ülke alevler içindeyse, bunlar hiç olmuyormuşçasına yalnızca bir kişinin kendi mutluluğuna ya da sağaltımına yönelik yöntemlerin bir çare olamayacağını düşünüyorum. Tabi denemekte fayda var ama bunların her birinin nasıl bir endüstriye dönüştüğüne de bakmak gerek. Benimkisi belki de yalnızca bir istihza bir ironik tespit. 

Filmin ritmi epey ağır aksak ilerliyor. Ve film aktıkça Bahar’ı ikinci bir hero olarak görmeye başlıyoruz. Bu hikayenin gizli mağduru Bahar gibi sanki...

Biz kurgucumuzla çalışırken ağır aksak ilerlemesin öyle aksın gitsin istedik. Tek fark epizodik bir anlatım kurmaya ve absürtten drama bir ark çizmeye çalışmak oldu. Bahar yavaş yavaş kendini sorgulamaya ve boşluğunu fark etmeye başladığı için gittikçe Onur’un karşısında daha görünür olmaya başlıyor. Mağdurdan ziyade değersizleştirilmeye karşı tepkili diyebiliriz. Biraz da sertleşmeye başlıyor. Aklı ve mantığı temsil eden biri olarak maddiyatçı görünme pahasına düşündüklerini söylemeye ve içine atmamaya karar veriyor. 

Müzik kullan(ma)manız mutlaka bilinçli bir tercihtir; filme müdahale etmesini istemediniz mi?

Filmde fasıldan tutun da klasik müziğe ve müzisyenlerin bestelediği geçiş tonlarına kadar bir çok yerde müzik var ama bunlar çok bağırmadan sadece içinde bulunduğu duruma hizmet ediyor. Müziği bir filmde ihtiyaç duyduğundan fazla kullanmayı genel olarak tercih etmiyorum. Üstelik bizim film çok diyaloglu bir film olduğundan diyalog altı müzik kullanmak istemedim.

Yapım sürecinin en başına, fikir aşamasına gidelim. Masaya oturma evresine kadar filmi kafanızda diyaloglarla mı, görüntülerle mi akıttınız? Genelde biri hep daha ağır basmaz mı?

Aslında ilk ortaya çıkış sürecine gidersek ikisi de değil. Ben filmi baştana sona kafamda görene kadar uzun süre hikaye ve yapı üzerine çalışırım. Durumlar, duygular ve filmle ne söylemek istediğim üzerine çalışır, bol bol okuma yaparım. Bazı diyaloglar ve görüntüler de bu süreçte çıkar. Parçalar birbirine eklenir. Bazıları elenir bazıları kendini parlatır. Bazı karakterler giderek kendine daha çok yer açarken bazı karakterler işlevsizleşerek senaryoya veda eder. Onur ve Bahar karakterlerinin ilişkilerine odaklanacağım diyerek yola çıktım ve yolda hep bir şeyler eklendi. Bu ilişkiye dair kafamda bazı anlar, diyaloglar olmakla birlikte o kadar uzun bir yazma süreci oldu ki nereden nereye geldi tanımlamakta ben bile zorlanıyorum. 

Diyalogların aslında bir anlamda monoton, motomot ve gerçekliğe görece uzak olması da dikkat çekici bir unsur. Sanki bir denek ailesi izliyor gibiyiz...

Diyalogları ben bu şekilde tanımlamazdım. Karakterler belki de böyle tanımlanabilecek karakterler. Ama diyalogların onları yansıtması ve dönüşümlerinde bazı şeylerin altını çizmesini istedim. Diyaloglara çok çalıştım. Kendi yaşadığım anlardan ilham alarak bazen bir konuşmanın ne kadar saçma yerlere doğru kırılabileceğini göstermek istedim. Yazarken de çekerken de kurgularken de. Denek ailesi ifadesini de iyi fikirler heybeme ekliyorum…

Gerçeğe uzak ama gerçek fikrine yakın diyebilir miyiz?

Tam olarak diyebiliriz. Absürt dediğimiz de zaten böyle bir şey. Kafasına zebra maskesi takmış bir patronun bir çalışanı işten çıkarmasının hem gerçeğe çok uzak hem de çok yakın bir yanı olduğunu düşünüyorum. Sinemanın böyle imkanları var. Bir süper kahraman hikayesi bazen bize hakikate dair önemli şeyler söyleyebilir. 

Bu bir yerden de korporatif dünya eleştirisi sanıyoruz...

Kurumsal hayatın oluşturduğu birtakım illüzyonlar var. Sanki herkes orada bir aileymiş, müthiş bir birlik, sevgi ve dostluk varmış gibi. Ama öyle değil. Mobbing var, yükselme hırsı ve kariyerizm var. Orada bir grup insan bir üretim, hizmet üzerinden şirketin kârını ve verimliliğini arttırmak, mümkünse de kendi statü ve pozisyonlarını yükseltmek için bulunuyor. Ama çoğunluk öyle değilmiş gibi davranıyor. Üstelik Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelere özgü davranış kodlarıyla birlikte. Unutmayalım 4, 7’den küçüktür ama 3’ten de büyüktür. 

Filmi chapter’lar üzerine kurmuşsun ve Chapter 4 filme ismini veriyor. Neden bu kısım?

Epizodik anlatımın zaman geçişini ve değişime vurgu yapan boşluklu yapısını bu filme uygun olduğunu düşündüğüm için tercih ettim. Bölümlerden biri de Bahar'ın kırılma yaşadığı bölüm ve filme adını ve hissiyatını veriyor.

 

 

Filmin dağıtım ve gösterim aşamasında yaşadığı sıkıntılardan da bahsetmek istiyoruz. Yaşadığınız salon ve vizyon problemlerinin sebebi neydi?

Bu tabi uzun bir konu ve bize özgü değil. Ama en temelinde dağıtım ve salon sahiplerinin seyirciye tek tip film sunma alışkanlığı ve seyircilerin de artık büyük ölçüde bununla yetinmelerinden kaynaklı bir sorun. Sinemanın son 25 - 30 yıldır AVM’lerin içinde bir tüketim aracına dönüşmesi gibi bir sorun. Tüm bunların üstüne tanıtım ve reklam bütçesi olmadan bir filmi vizyona soktuğunuzda seyirci filmi keşfedene kadar salondan kalkmış oluyorsunuz. Seyirciye istediğimiz oranda ulaşamadık. Bizim de başımıza gelen bu. Bağımsız sinema filmlerinden bazılarının da şu andaki gişe filmleri kadar seyircinin sevebileceğini düşünüyorum ama mevcut koşullar buna elverişli değil. 

Seyirciye sesinizi duyurmak için ekip ruhunu ön plana koyarak güzel bir promosyon stratejisi kullandınız. Ekip buluşmaları, salon/semt talepleri. Nasıl yorumlar geldi, salonlarda onlarla neler paylaştınız?

O zamanki yapımcım Nar Film ile birlikte, ilk filmim Babamın Kanatları için de benzer bir strateji izlemiştik. O zamanda toplamda sadece 16 salonda vizyona girebilmiştik. Sendikalar, dernekler, odalar ile bir çok ilde ekip katılımlı gösterimler düzenlemiştik. Bu filmde de aynı şekilde gelen talepler doğrultusunda filme ulaşamamış seyirciye biz ulaşmaya çalışıyoruz. Sanıyorum her yönetmen filmi seyirciyle buluşsun ister. Ben de katılabildiğim tüm gösterimlere katılarak söyleşilerde film üzerine yorum, beğeni ve eleştirileri alarak ve bu filmi çekme ve dağıt(ama)ma hikayemizi de anlatarak meseleyi dillendirmeye çalışıyorum. Genel olarak seyirci filmi çok hayatın içinden buluyor ve Onur ve Bahar’a kah üzülüyor kah kızıyor kah mutlu olsun istiyor. Bazen de kendi aralarında ‘bak sen de aynı böylesin’ tarzı durumlar yaratıyor film.

 

 

 

 

 

Peki, katılmamakla birlikte Türkiye’de dillere pelesenk hale getirdiğimiz şu Festival filmi-gişe filmi algısına pas atarak soralım; en başında bu filmi yaparken, onun kaderini nasıl ön görmüştün?

Filmi yaparken filmin festivallerde kendine yer bulabilmesini istemiştim. Festivaller sinema coşkusunun yaşandığı, ilham alınan ve ilham verilen; sinemacıların birbiriyle ve seyirciyle diyaloga geçtiği çok önemli mecralardır. Üstelik yurtdışı festivallerinde başka kültürlerden seyircilerin filmleri nasıl algıladığı da bizleri geliştiren bir unsur. Özellikle de evrensel olana ulaşmaya çalışmak isteyen yönetmenler için. Bununla birlikte bu filmi asla belli bir kesim izlesin diye düşünerek çekmedim. Seyirciyle konuşan, onu içine alan ve bir şeyler hissettirmeye, düşündürmeye çalışan bir film olsun istedim. Benim gibi düşünmeyen bakmayan insanlara ulaşmayı özellikle umdum. Bir yapımcı için gişe filmi/festival filmi ayrımı vardır elbette ama bir yazar-yönetmen için bir tek ayrım vardır. İyi film ya da kötü film ayrımı.

Küçük Şeyler için hayalin nedir?

Hayalim bu filmin birçok insan tarafından izlenmesi. İnsanların yaşadığımız hayata kendi sosyal/sınıfsal statülerine dair filmin söylediklerine açık olması ve bu filmin onlar üzerinde bir etki bırakması. Zaten bir filmle ilgili daha fazla ne hayal kurulabilir ki…

BUNLARI DA OKUYUN

CAN EVRENOL

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nin Midnight Madness bölümünde gerçekleştiren 'Baskın’ın yönetmeni Can Evrenol ile konuştuk.

ALİ BİLGİN

Bir Aşk İki Hayat'ın yönetmeniyle, film çekim süreci ve Kadıköylü olmak üzerine.

YAZ KABUSU

Hereditary'nin yönetmeninden bir kabus daha: Midsommar.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Nadıa Lee Cohen

NADIA LEE COHEN

XOXO The Mag'in Sonbahar/Kış 2018-2019 kapak konuğuna bakmaktasınız.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Dönersen Islık Çal

DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Bala Atabek, XOXO The Mag için yazdı.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Yedi Titreşim

YEDİ TİTREŞİM

Gün ortasında da günaydın diyemeyeceğimizi kim söyledi? Kendinizi rahat bırakın.

Davıd Mallett

DAVID MALLETT

Maestro’dan sizin için güçlü tüyolar alıyoruz.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

EN YENİLER
Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Yürümek İçin 7 Neden

YÜRÜMEK İÇİN 7 NEDEN

Sicilya’ya gidip geleceğiz.

Aceleniz Yok: An’da Kalmanıza Yardımcı 5 Tüyo

ACELENİZ YOK: AN’DA KALMANIZA YARDIMCI 5 TÜYO

Hala an’da değilseniz, size buraya davet ediyoruz.

Sicilya Sokaklarında Kaybolmak İçin 3 Neden

SİCİLYA SOKAKLARINDA KAYBOLMAK İÇİN 3 NEDEN

Koşuşturmayı bırakıp derin bir nefes alıyoruz, Sicilya’dayız.

Server Demirtaş

SERVER DEMİRTAŞ

Mekanik hareketlerle hisleri buluşturuyor.

DAHA FAZLA