BİZİ KİMLER KORKUTUYOR?

Kapat ışıklarını. Gerisini biliyorsunuz.

Hazırlayan: Bahar Özyurt

 

Yıl 2004... 

Durul ve Yağmur Taylan’ın ilk sinema filmleri Okul vesilesiyle, rahmetli Radikal gazetesi için Olkan Özyurt’a verdikleri söyleşinin başlığı ‘Korkarsan Devamı Gelir’di. Gençlik filmi, korku, az biraz da komedi diyebileceğimiz iş, o yıllarda epey ilgi gördü ve yaklaşık 800 bin seyirci tarafından izlendi. Ama ilginç olan, kimi gazetelerin filmi Türkiye’nin ilk korku filmi olarak lanse etmesiydi. Bu iddialı bilgi hatası (!) filmin gördüğü ilgi üzerine yaygınlaşmaya başlayınca filmin yönetmenleri verdikleri söyleşilerle bunu düzeltme ihtiyacı duydular. Bu durum aslında, Türk sinemasında tür sinemasının nasıl unutulduğunun tuhaf bir şekilde dışavurumuydu. Yeşilçam döneminde fazla olmasa da çekilen korku ve gerilim filmleri çoktan unutuldu, handiyse kolektif hafızamızdan silinme aşamasına geldi...

Üniversite sınavının gençler üzerinde yarattığı baskıdan ilham alan Okul, hafızaları tazelediği ve tür sinemasını bize hatırlattığı gibi, yerli korku filmlerinin önemli bir seyirci potansiyeli olduğunu da gösterdi. Ve aynı yıl, Orhan Oğuz Büyü filmini çekti. Filmin galasında çıkan yangın, sonrasında yönetmeninin “Bu film lanetli.” açıklamaları birdenbire Türkiye’nin gündemine korku filmlerini soktu. Medya, korku filmlerinde yaşanan ‘korkunç kazaları ve olayları’ haberleştirmek için adeta yarıştı ve bu günlerce sürdü... İş çığırından çıktı ve korku sineması ana haber bültenlerine çıkacak denli popüler oldu.  

O dönem bağımsız sinemacılarla ana akım sinemacılar arasında alan mücadelesi yaşanırken korku sineması da potansiyelini göstererek bu mücadeledeki yerini almaya niyetleniyordu. Babam ve Oğlum (2005)’la yıldızlaşan, korku ve gerilim sinemasına her daim meyli olan Çağan Irmak’ın birbirinden bağımsız hikayelerden oluşan Kabuslar Evi (2006) dizisi önemli bir eşikti. Türlü ünlü oyuncuların rol aldığı dizi, söylenceler, efsaneler, kaygılar, ön yargılardan beslenen hikayeler üzerinden yerli korku sinemasının mümkün olabileceği fikrini işleyerek önemli bir dönemecin aşılmasını sağladığı gibi, komedi ve dram filmlerini izlemeye alışmış 30 yaşın üzerindeki seyircinin dünyasına da tür sinemasını soktu. Yine Taylan Biraderler’in filmi Küçük Kıyamet (2006) de deprem korkusu üzerineydi ve bu topraklara özgü bir korku filmi yapılabileceğini gösterdi. Aynı yıl vizyona giren Hasan Karacadağ’ın Dabbe’siyle Togan Gökbakar’ın Gen’i, Okul gibi genç seyirciyi etkilemenin peşindeydi; ki başarılı da oldular... Fakat bir fenomene dönüşse de Dabbe’nin korku sinemamıza zararı da oldu. Filmin gösterildiği sinema salonlarından çığlıklar yerine gülme seslerinin yükselmesi, yönetmeninin “Bunu bilinçli yaptım.” açıklamaları, aslında yeni filizlenen korku sinemasında, ciddiye alınmama eğiliminin oluşmasında etkin rol üstlendi. Sonrasında korku sinemasına üvey evlat muamelesi yapılır oldu.
  
Yıllarca edebiyat dünyamızda polisiye yazarların ve eserlerinin gördüğü muamelenin benzeri, sinemamızda tür sinemasına, bu alanda filmler üreten sinemacılara reva görüldü. İşin Türkçesi, ciddiye alınmadılar. Ama bu alanda film üretenler bildikleri yolda yürümeye devam ettiler. Yaptıkları filmlerle taş üzerine taş koyarak ilerlediler. Kimi zaman seyircinin tercihlerini, kimi zaman yapımcıların tercihlerini önceleseler de, ellerinden geldiğince türlü arayışlar içerisine girme cesareti gösterdiler ve Türk tipi bir korku sinemasını inşa etmeye çalıştılar.

2000’li yıllarda filizlenen korku sinemamız, özellikle 2010’dan sonra Alper Mestçi, Özgür Bakar, Caner Özyurtlu, Can Evrenol, Cem Özuduru ve diğer isimlerin emekleri sayesinde bugüne geldi. Şimdi geldiğimiz noktada karşımızda ciddiyetle değerlendirilmesi gereken bir külliyat var. Ama işte, onlara reva görülen muamelede hala pek bir değişiklik yok... Açıkçası, bağımsız sinemamızda işlenen taşra meselesine kafa yorduğumuz kadar korku sinemamıza kafa yormuş olsak, epey yol alırdık ama indirgemeci bir tavırla “Onlar cinli filmler çekiyor.” deyip geçiyoruz. Oysa tür sinemasını çok seven sinemacıların elinden çıkan bu yapımlar, referanslarıyla, sinematografileriyle bir yandan dünya korku sineması geleneğiyle bağ kuruyor, bir yandan da toplumsal bilinçaltımızı kurcalayıp kolektif kaygılarımızı, korkularımızı açığa vurmaya çalışıyor.

Kimi zaman dini referanslı hikayeler kimi zaman paranormal olaylar anlatılıyor. Yeri geliyor, inanç ve bilim çatışmasıyla ilgili hikayeler de karşımıza çıkıyor. Nadir de olsa, zombilerin İstanbul’a uğramışlığı bile var... Ama bu filmlere ciddiyetle bakınca, meselelerin toplumsal sıkışmışlıktan ve ruh halimizden tutun da, kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel istismara kadar geniş bir yelpazede farklı anlatılarla karşımıza çıktığını görebilirsiniz. Alper Mestçi’nin Musallat (2007) ve Siccin (2014), Özgür Bakar, Deccal (2015) ve Alem-i Cin (2018) serilerine ya da Can Evrenol’un Baskın: Karabasan (2015), Caner Özyurtlu’nun Ev (2010) filmlerine bu gözle bakarsanız ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz.

Mesela, bu filmlerde karşımıza yüzleşme temasının sıkça çıkması az şey mi? Huzurumuz bozulmasın diye ister hane içinde ister toplum hayatında her türlü sorunu halının altına süpürmeyi adet edinmiş bir toplum olarak, Türk tipi korku filmlerinin bizleri sürekli yüzleşmeye davet etmesi irdelenmesi gereken bir konu değil mi? Bireysel ve toplumsal ruh sağlımızı, içinden geçtiğimiz şizoid zamanlarda nasıl kaybetmeye başladığımızın izlerine bu filmlerde rastladığımız zaman irkilmemiz gerekmiyor mu? Ama tür sinemasına bakış açımız nedense biraz sığ... Onu, eskilerin deyişiyle ticari sinema kategorisine sokup, ona eğlencelik tür gözüyle bakıyoruz. Hatta belki de yeni neslin kendini oyaladığı bir tür... Ama realite hepimize, bu bakış açısını değiştirmek gerektiğini dayatıyor ve o değişim çoktan başladı. Türk korku sineması artık kabına sığmıyor, kendi içinde yeni açılımların peşinde. Bu dosyayla da bu değişimi belgeliyoruz. Korku sinemamızı var eden yönetmenlerle, senaristlerle, yapımcılarla konuşuyoruz. Sinemada birkaç şapkayı birlikte takan Alper Mestçi, Özgür Bakar, Can Evrenol, Caner Özyurtlu ve Cem Özuduru sorularımızı yanıtlıyorlar. Aralarında sözleşmişçesine ortak serzenişleri, korku sinemasının ciddiye alınmıyor olması. Haksız da değiller.

The Changeling (1980) Alper Mestçi

2007 tarihli Musallat’la başlayan filmografin Siccin ve Üç Harfliler serileriyle devam etti. Korku sinemasına yönelmenin kökeninde ne var?
İlgim, 80’lerde videocu tabir edilen dükkanlardan kiralanan Betamax ve VHS kasetlerden geliyor. Repulsion (1965), The Wicker Man (1973), Don’t Look Now (1973) gibi 60’ların ve 70’lerin karanlık atmosferli korkuları beni çok etkiledi. Sonra televizyoncu oldum; gerçi komedi programları yaptım ama bir korku filmi projem hep oldu. Musallat’ın fikri altı yıl bekledikten sonra 2007’de hayata geçebildi. Sonra da devamı geldi...

İşlerinde hikayeyi hep doğaüstü olaylar sürüklüyor. Bu kanaldan ilerlerken seni neler besliyor?
Paranormal hikayeleri seviyorum ve böyle bir hikaye anlatacaksam kültürel faktörlere dikkat etmem gerekiyor. Türk insanı inanmadığı şeyi izlemeyi sevmiyor. Bilim kurgu, polisiye ve aksiyon izlenmemesinin nedeni de bu. Korku, fantastik bir tür olmasına rağmen halk arasında anlatılan inandırıcı hikayeler üzerine kurulunca izleniyor. Musallat ya da Siccin’deki cinleri değiştirip hayalet yapsam filmlerin yapısı bozulmaz fakat gişesi düşer. Ne yazık ki bizim sektörde korku filmi yönetmenlerinin ve sinema eleştirmenlerinin çoğu henüz bunu anlayamadı...

Yerel işleri dünyadaki örneklerine göre nasıl konumlandırıyorsun?
Bizde şu ana kadar sadece paranormal korkular gişe yaptı. Amerika’da hayalet ya da şeytan, Japonya’da kötü ruh, bizde cin; matematik aynı, sadece tanımlar değişik. Amerika’da da yılda yüzün üstünde şeytanlı film çekiliyor. Bu alt kategori içinde değerlendirirsek pek bir fark yok. Paranormal olayların nedeni, bizde kültürel olarak cin. Ben şaşırıp hayalet desem bile, izleyici cin diye düzeltir.

Peki bu tür dini unsurların yaygın kullanımı sebebiyle korku filmi dünyamızın bir kısır döngüde olduğu söylenebilir mi?
Asıl, kısır döngü değil, kalitesiz ve taklit filmler sorunu var. ‘Bu işlerden para kazanılır.’ düşüncesiyle korku filmi çekenlerin sayısı o kadar fazla ki... Korku filmi çok geniş kapsamlı bir tanım. İngilizce’de genelde, ‘horror’ ibaresinin altına ‘slasher’, ‘mystery’, ‘thriller’ gibi tanımlar ekleniyor. Korku filmlerini trash metal’e benzetiyorum. Seyircisi az ama türe hakim. Özgün bir şey yaptığınızda da, başka filmlerden bir sahne alıp aynısını çektiğinizde de fark ediyor. Kendi tasarladığım sahneleri başka yerli filmlerde görmekten artık sıkıldım.

Korku filmlerini yaşça genç kitle takip ediyor. Onları bu türe çeken ne?
Türkiye’de gişe sinemasını genellikle genç kitle takip ediyor. Yani, özellikle türe çok fazla ilgi olduğunu düşünmüyorum. Siccin serisi son dört yıldır en çok seyredilen korku filmi ama henüz Malezya’daki kadar korku gişesi yapmışlığımız yok. Siccin, bu yıl Malezya ve Endonezya’da vizyona girdi. Bu Türk filmleri için bir ilk... Endonezya gişesi henüz belli olmadı ama Malezya gişemiz Türkiye’de vizyona giren yerli korku filmlerinin neredeyse hepsinin gişesinden fazla.

Sakin bir Kuzey Avrupa ülkesinden çıksaydın işler daha mı farklı olurdu?
Tabii ki... Orada korku filmi yönetmeni olsaydım kültürlerindeki vampir, trol ve zombiler üzerine filmler çekmek zorunda kalırdım. Ama İsveçli ya da Danimarkalı olsaydım polisiye çekerdim. Keşke bizde de izlense de çekebilsek... Korku sineması klişeler üzerine kurulu. Eğer film, ileride klişe olabilecek sahneler veya fikirler barındırıyorsa başarılıdır. Bunu yakalamak da oldukça zor. Kendi filmlerimden örnekle, Musallat’ta leğendeki çocuk, Siccin’de çorbayla intihar ve tuvalete ekmek doğrama, Siccin 2’de dolaptaki cinler ve sessizlik sonrası çarpılma sahneleri, üzerine epey düşündüğümüz özgün sahneler... İzleyicilerimin yabancı korku filmlerindekilerden çok farklı ve gerçekçi bir şekilde korku deneyimi yaşamalarını hedefliyorum ve başardığımı da düşünüyorum.

İzlerken yüreğini hoplatan sahnelere denk geldiğin oluyor mu?
Artık pek olmuyor... Korku sahneleri benim için sadece matematikten ibaret bir hal aldı. Favorim, 1980 tarihli Peter Medak filmi The Changeling. Bu filmde, daha sonra birçok filmde kullanılmış ve az önce bahsettiğimiz klişe klasmanına girmiş, merdivenden kırmızı top düşmesi, kendi kendine hareket eden tekerlekli sandalye gibi pek çok sahne var. Roman Polanski’nin apartman üçlemesini, Possession (1981), Don’t Look Now (1973), Calvaire (2004) ve sanırım ikinci favori filmim olan Haneke’nin Cache’ını (2005) da bu listeye ekleyebilirim. John Carpenter’ın müthiş atmosferli The Thing’i (1982) de ara ara izlediğim filmlerden biri.

Paranormal Activity (2007) Can Evrenol

Korku türü hayatına nasıl girdi?
Çocukken en sevdiğim şeyler heavy metal kaset kapakları ve Conan çizgi romanlarıydı. Ama sonraları sinema türünde en sert arthouse filmleri ararken, korku filmlerine ulaştım. Michael Haneke, Gaspar Noé, Lars Von Trier, David Lynch gibi yönetmenlerin filmlerinden David Cronenberg, John Carpenter, George A. Romero, Tobe Hooper gibi yönetmenlerin filmlerine ve oradan korku klasiklerinin tarihine inip her şeyi izlemeye başladım. İlk kısa filmlerimi çekerken hep bu etki altında yazdım, çizdim. Oradan devam etti...

Baskın (2015) ve Housewife’la (2017) korku sinemasının algısını değiştirdiğin yönünde tespitler var. Türün içinde yeni bir damar yaratma motivasyonun var mı?
Korku sinemasından kopmak istemiyorum ama imkanım oldukça yeni türler ve damarlar da denemek istiyorum. Mesela son filmim Peri: Ağzı Olmayan Kız (2019), başka bir tür; post-apokaliptik bir çocuk macera filmi.

Edebiyatımızda polisiye uzun yıllar ucuz bir tür olarak görüldü. Neyse ki 90’larda bu algı değişti ve bugün prestijli bir tür olarak kabul ediliyor. Benzer bir durum korku sineması için de yaşanır mı?
Bu söylediğiniz, bana hala uzak geliyor ama evet, ufukta var. Mesela, Ali Aydın’ın filmi Kronoloji, Haneke tarzı bir gerilim denemesi.

Dünyada ve Türkiye’de içinden geçtiğimiz karamsar çağ, korku türünde üreten sinemacıları nasıl etkiliyor?
Tür mevcut ve her daim var; etkisi de hissediliyor. Korku edebiyatı en eski sözlü masallardan beri yaşıyor. Bu, insana dair bir durum. Belki de korku, en temel içgüdümüz olduğundandır...

Korku ve gerilim sinemasının anlatım olarak çeşitlenmesi için ne yapmalı?
Daha deneysel ve açık görüşlü olmalı, biraz daha ‘b-movie’ izlemeli, heavy metal dinlemeli ve çizgi roman okumalı.

Korku filmlerine özellikle genç kitlenin ilgi göstermesinin belirli bir sebebi var mı?
Gençler için korku sinemasındaki adrenalin çekici bir unsur. Meydan okunmak ve şaşırtılmak istiyorlar. Genel geçerde göremedikleri aşırılıkları ve isyanı tadıp, deşarj oluyorlar.

Filmlerinde seyircinin karşısına yerel ve politik temaslar da çıkıyor. Korku filmi üretirken seni besleyen kaynaklar neler?
Hepimiz gibi ben de ister istemez, televizyonlardaki yarışma programlarından, kalıplaşmış siyasi sohbetlerden ve sokaktaki günlük argo kültürden besleniyorum. Özellikle Baskın, bu hissiyatları kanalize ettiğim bir korku filmi olsun istedim.

Seni neler korkutuyor?
2009 yılında, 27 yaşındayken, Paranormal Activity’i (2007) yarısında durdurmuştum. Sabah olmasını bekleyip hava aydınlanınca devam ettim. Bir de The Blair Witch Project’i (1999) evde tek başıma izlemeye cesaret edemeyebilirim... Zamanında o film yüzünden günlerce ışıklar açık uyudum. Belli bir sahne değil ama bana, bütün olarak bilinçaltımda hiç yaşamadığım bir rahatsızlık ve heyecan yaşattı.

The Conjuring (2013) Caner Özyurtlu

Senin korkuyla görünen ilişkinin başlangıcı, Taylan Biraderler’in 2004’e tekabül eden filmi Okul diyebilir miyiz?
Korku türüyle ilk profesyonel karşılaşmam diyebiliriz. Ama çocukluğumdan beri korku izlemeye bayılırım. Hala tüm alt türleri, ana akım ve bağımsız örnekleri takip ediyorum. İyi bir korku filminden aldığım zevkin yeri benim için çok ayrı.

Yapımı da sana ait olan, yönetmenlerinden olduğun gerilim işi Ev (2010) ve hem yapımda hem senaryosunda imzanın yer aldığı Görünmeyenler (2012), türlerinin yereldeki ilk örneklerindendi. Benzer işlere devam etmemenin bir sebebi var mı?
Ev, çok isteyerek yaptığım ve piyasada da üretici olarak yer aldığım ilk film. Rehine gerilimi alt türünde, ticari sinema ve sinefil sineması arasında sıkışmış bir filmdi. Filmi seven ve takdir eden bir kitle var ama aslında iki seyircide de tam olarak bir heyecan yaratamadı. Görünmeyenler’deyse düşük maliyetle bu türe devam edebilmenin yolunu denedik. Onu da yine arada kalmış bir film olarak görüyorum. Piyasanın şu andaki koşulları beni yapımcı olarak korku filmi çekmekten uzak tutuyor.

Türün Türkiye sinemasında dini öğeler ve batıl inançlar gibi belli referanslardan pek uzaklaşmamasının sebebi ne?
Benzer ögelerin kullanılması bana çok doğal geliyor. Amerikan sinemasında büyük kitleye ulaşmak isteyen çoğu sinemacı, İncil’in sunduklarını kullanıyor. Ama orada edebiyat geçmişinden de kaynaklı olarak hayalet, zombi gibi alternatifler de var. Aslında ögenin nasıl kullanıldığı önemli. Bağımsız sinemada zaten ilginç şeyler deneniyor ama büyük bütçelerle çekilen filmlerde, yapımcı tarafından genellikle ortak hassasiyetler seçilmek zorunda kalınıyor. Sorun korku hikayesi üretmek değil; genel olarak tüm türlerin ortak sorunu, hikaye anlatmayı bilmemek. Ama o da zamanla iyiye gidecek diye düşünüyorum...

Yeşilçam’da birtakım denemeler olmakla birlikte korku sinemasına yönelik asıl ilgi 2000’lerden sonra ortaya çıktı. Türk tipi bir korku filminden söz edilebilir mi?
Evet. İzlenme bazlı baktığımızda kesişim kümesinden çıkanları hepimiz tahmin edebiliyoruz. Ben bunu çok kötü bir şey olarak görmüyorum. Siccin, Musallat gibi her filmi izlenen seriler var. Bir şeyin ana akımı olmadan alternatifi de olamıyor. İzlenen her bir korku filmi için seviniyorum, bir şekilde türün ülkemizdeki varlığı korunmuş oluyor.

AC Film olarak Can Evrenol’un 5 son filmi Peri: Ağzı Olmayan Kız’ın yapımcılığını üstlendiniz. Korku türünde yapımcılık yapmakla drama arasında bir fark var mı?
Ben Baskın’ı izleyip bayıldığımda Can’la henüz tanışmıyorduk. Peri: Ağzı Olmayan Kız’a yapımcı olarak girmemizi istediğinde çok sevindim. Can’ın sineması çok kişisel, çok kendine özgü. Ben de ilginç filmlerin içinde olmak istiyorum ve bazen de sektörün tüm gerçeklerini unutmaya çalışarak, sadece o filmi yapmak istiyorum. Bu filmi yapmak, hepimiz için bir çılgınlıktı...

Korku-komediye girelim... Rol aldığın Hayalet Dayı (2014), klasik korku ögelerinden beslenen bir komedi işiydi. Bu türle ilişkin nasıl?
Ben türlerin karışımına bayılıyorum. Sam Raimi’nin, Peter Jackson’ın eski filmlerini çok seviyorum. Görece yenilerden de Dead Snow (2009) ve Tucker&Dale vs. Evil (2010) çok sevdiğim örnekler.

Seni neler korkutuyor?
Ben deli gibi korkarım... Yarıda bıraktığım pek olmaz ama en son, eşimle The Conjuring’e (2013) gittiğimizde, epey korktuğumuzu hatırlıyorum. Yarısında bunu tartıştık, “Biz hep bu kadar korkuyor muyduk ya, ne oldu bize?” diye.

Etkilendiğin korku hikaye kaynakları neler?
Edebiyatta hala klasik korkuyu seviyorum. Edgar Allan Poe, H. P. Lovecraft öykülerini seviyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın korku türündeki eserlerini çok seviyorum. Sinemada özellikle Avrupa’dan çıkan örnekleri takip etmeye çalışıyorum. İspanyolların, komedi filmi bile olsa araya mutlaka bir korku atmosferi sokmasına bayılıyorum...

The Exorcist (1973) Cem Özüduru

Korku türüyle ilişkin ne seviyede?
Kendimi bildim bileli çizerim. Ama profesyonel olarak çizgi roman yapmaya 2004’te, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Resim okumak için Antalya’dan İstanbul’a taşındığımda başladım. Babamın anlattığı masallarda, evdeki kitapları, eski resimli romanları incelerken karşıma çıkan ürkütücü çizimleri gördüğümde içimde hafif çekinmeyle karışık büyüyen hayranlığı hissederdim. İnsan psikolojisi, toplumsal psikoloji ilgimi çekmeye başladıkça korku türünün yaşadığımız dünyayla ilgili bir şeyler söylemekte araç olabileceğini keşfettim. Korku ögesi, salt bir korkutma aracındansa karakterleri ve içinde bulundukları durumları anlatan bir metafor görevi görmeye başladı. Bu tarzı test ettiğim uzun çizgi romanlar, senaryolar yazıp çizmeye başladım.

Ülkemizde çizgi roman, edebiyat ve sinema arasında, korku özünde bağlantılı bir etkileşim görüyor musun?
Dünyada olduğu gibi paralel bir ilerlemeyi ne yazık ki göremiyoruz. Günümüz edebiyatından Doğu Yücel, Hakan Bıçakçı, eskilerden Levent Aslan, Tanseli Polikar, Kenan Hulusi Koray gibi isimler var. Ama bu isimlerin eserlerini birkaç istisna dışında sinema perdesinde neredeyse hiç göremedik. Günümüzde Türk korku sinemasına baktığımızda, fabrikadan çıkar gibi üretilen yüzlerce cin filminden başka bir şey neredeyse yok. Toplumun atardamarına parmak dokundurma misyonu da tamamen elden kaçmış durumda. Ülkemizde korku türünde hakkı verilerek eser üretilen tek yer hala çizgi roman. Tek bir Galip Tekin çizgi öyküsü, bütün Türk korku sineması ve edebiyatı külliyatından daha tedirgin edici, daha derin sosyal saptamalara sahip.

İstanbul ve kentin yaşam kültürü, hikayelerini yaratırken sana nasıl ilham veriyor?
İstanbul, bana her gün sayısız insanın kesişen hayatlarıyla, hissettikleriyle, devasa binaların arasına sıkışmış halleriyle ilgili çok şey söylüyor. Başlı başına nefes alan bir metafor gibi. Bu tekdüzeleşmiş kaosun içine fantezi ya da korku elementlerini sokmayı yararlı buluyorum. Anlatmak istediğimi çok daha orijinal şekilde anlatabilmeme, farklı hikaye katmanlarını kullanabilmeme yardım ediyor. İlk romanım Zombistan’ı bu fikirlerden yola çıkarak yazıp çizmiştim. Her gördüğüm acayip bir tip, kimsenin gözüne çarpmayan bir meslek grubu, çay getiren ya da taksi süren biri ya da vapurda duyduğum bir olay kocaman bir senaryonun çıkış fikri olabiliyor. Fikirler her yerde sürüsüne bereket; önemli olan Yavuz Turgul’un dediği gibi, “Bir fikrin 100-120 sayfalık organizasyonunu iyi yapabilmek.”

Peki burası, hem geçmişi hem güncel kültürel kodlarıyla bolca malzeme üretilebilecek bir coğrafya parçasıyken, korku türü yeteri kadar dallanıp budaklanamıyor mu?
Türkiye, gerilim ve korku hikayeleri bakımından inanılmaz zengin. Fakat bu ne kadar keşfedilip kullanılabiliyor, yukarıda saydığım birkaç iyi örnek dışında sıfıra yakın... Anadolu Korku Öyküleri kitap serisi iyi örneklerden. Eski Türk efsanelerinden mitolojik hikayelere, Osmanlı söylencelerinden günümüz şehir efsanelerine dipsiz bir kuyu elimizin hemen altında duruyor. Müthiş bir hızla dallanıp budaklanması mümkünken, potansiyeli büyük bir tohum olarak kalmış durumda. Bunu ülkede sanatın her alanı için söyleyebilirim.

Seni neler korkutuyor?
Kötü çekilmiş bir sahne ve kötü çizilmiş bir sayfa. Film olarak soruyorsanız, hala The Exorcist (1973)...

Yeni bir korku hikayesi geliyor mu?
Çok yakında yeni çizgi roman kitabım Gece Acıkması gelecek. Yeni bir korku hikayesinden çok yepyeni korku, gerilim, endişe, tedirginlik, sosyal anksiyete ve çeşitli travmatik durumları barındıran bir karanlık hikayeler kitabı.

Hereditary (2018) Özgür Bakar

Komediyle başladığın sinema kariyerin korku türüne kaydı. Ammar (2014) ve Deccal (2015) serilerini, Alem-i Cin (2018) izledi. Seni korkuya çeken ne oldu?
Sinema yapmaya, sinemanın duyguları harekete geçirme gücüne aşık biri olarak başladım. Kahkaha atmak da gerilip korkmak da iki ayrı uç duygu; ikisini birden izleyiciye en yüksek seviyeden yaşatmak en büyük motivasyonum. Önceliğim komedi filmi yapmak olsa da hayalim korku filmiydi. Planladığım değil, imkanım olan sıradan başladım.

Dini unsurları kullanmakla birlikte paranormal ve metafizik bağlantılı hikayeler anlatarak da korku sinemamızda yer edindiğini söyleyebiliriz. Bu konular ilgi alanına nasıl girdi?
Filmleri inancımdan bağımsız, ilgi alanlarımın içindeki konulardan yaratıyorum. Dini materyaller benim için filmin mekanı, kostümü, oyuncusu gibi bir bütüne hizmet eden detaylardan ibaret. Lokomotifim cinler, ayinler, büyü malzemeleri veya dualar değil. Filmlerim aslında aile içi şiddet, toplumun saplantılı bakış açısı, din-bilim çatışması gibi konular üzerine. Ama pazarlama taktiklerimiz yüzünden bu saydıklarım yeterince ön plana çıkamıyor. Bunda, kötü, kopya korku filmleri popülasyonu da muhakkak etkili...

Türkiye’nin korku filmlerini aratmayan atmosferi bu türde film çeken bir yönetmen için avantaj mı dezavantaj mı?
Dezavantaj. Belli dönemlerde çok büyük travmaların yaşandığı bir ülkedeyiz. Canlı bombaların insanları parçaladığı, kadınların restoran ortasında boğazlandığı, şiddetin tavan seviyede olduğu bir toplumda kanıksama eşiğiniz çok yüksek. Bu yüzden her zaman komedi sineması revaçta. “İnsanlar haberleri izleyince korku filmi ihtiyacını karşılıyor.” demek egzajere de olsa duruma dair bir şeyler anlatıyor. Ülkedeki şiddet kültürü bizi görünmeyenden korkmaya itiyor. Bu da alanımızı kısıtlıyor.

Korku ve gerilim sinemamızın, dini ögeler başta olmak üzere, bir kısır döngüde olduğuna dair eleştiriler var. Türk korku sinemasında çeşitliliği artırmak için ne yapılabilir?
Seyircinin alışkanlıklarını değiştirmemiz için risk alan yapımcılara ve sabırlı salon sahiplerine ihtiyaç var. Tür filmlerinin alt türler içinde çeşitlenmesi, diğer baskın türlerin de önünü açacaktır. Korku filmi kısır döngüde de olsa, en azından varlığından söz ettiriyor. Kimse, ‘Hiçbir hacim kaplamayan bilim kurgu türü neden yok?’ diye sorma gereği duymuyor. Müzikal, hatta maalesef polisiye bile üretemiyoruz...

Yaklaşık 20 yıldır her sezon birçok korku filmi izler olduk. Sen Türk korku sinemasının genel özelliklerini nasıl tarif ediyorsun?
Aslında 2004-2014 arası sadece birkaç isim nadir denemeler ortaya koydu. Çoğu izlense de sinemamızdaki potansiyeli açığa çıkaracak farkındalığı yaratmadı. Burada mütevazı olamayacağım; kırılmayı 2014’te ilk filmim Ammar: Cin Tarikatı’nın yarattığını düşünüyorum. Filmi üretme matematiğim, daha önceki ustalardan tutun, ardımızdan gelenlerin işini kolaylaştıracak bir formüle dönüştü. Bu da üretimi yapımcı açısından karlı, yönetmenler açısından da kolay hale getirdi. Fakat başarısız olanların atladığı ufak bir detay vardı; o da korku sinemasının sinema tarihinin en önemli ve köklü türlerinden biri olduğunu bilmeden kolları sıvamaları. Tabii ki Alper Mestçi, Can Evrenol veya Hasan Karacadağ gibi isimleri bundan ayrı tutmak zorundayım...

Korku filmlerinin takipçilerinin genelde gençler olduğunu görüyoruz, neden?
Sadece korkmak istiyorlar... Korku filmine gidip bunu beklemeleri doğal lakin yabancı filmlerdeki tahammül düzeyini yerli filmlere göstermiyorlar. Benim filmimde meseleyi arka fona yerleştirmeme ya da final sahnelerine bırakmama katlanamıyorlar, hatta korkutucu bulmuyorlar ama Jordan Peele’nin ya da Ari Aster’in ne yapmaya çalıştığını anlamak için 160 dakika sabredebiliyorlar. Ve bizi, hızını düşüremeyeceğimiz bol tempolu filmler yapmaya zorluyorlar.

Seni neler korkutuyor?
Polanski, Craven, Carpenter gibi ustaların yanı sıra, Ari Aster’ın Hereditary’si (2018) beni en son rahatsız eden film oldu. Scott Derrickson’ın The Exorcism of Emily Rose (2005) ve Sinister (2012) filmleri tam benim stilimde örnekler.

Sırada ne var?
Kış sonu Anadolu Vampirleri projemiz var. 1895’te Anadolu’nun bir köyünde yaşanan vampir alametlerini araştırmaya giden bir Osmanlı zabitinin yaşadıkları hakkında.

BUNLARI DA OKUYUN

SİNEMANIN GİZLİ KAHRAMANLARI

Arthouse sinemacılık aleminde işlerin nasıl yürüdüğünü XOXO'nun yeni sayısı için öğrendik.

MENAJERİMİ ARAYIN!

Gösteri dünyasının bilinmeyen tarafında neler oluyor? Işıkların arkasındaki altı isme, menajerlere soruyoruz.

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Efı Gousı

EFI GOUSI

Efi'nin koyu-pastel dünyasına bakıyoruz. O anlatıyor, biz inceliyoruz.

13 Reasons Why

13 REASONS WHY

Netflix’in 31 Mart’ta izleyiciyle buluşan yeni dizisi 13 Reasons Why, gençlik dizilerini polisiyeyle birleştiren formülüyle ilgi çekeceğe benziyor.

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

Birkan Sokullu

BİRKAN SOKULLU

Some Men'in Kış 2019 kapak konuğuyla biraz zaman geçiriniz.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

Fırat Çelik

FIRAT ÇELİK

Hayatında standartları var. O tam bir profesyonel. Amacına yönelik hareket ediyor, ve geniş bir vizyonu var. Ve dünya onun oldukça, o da dünyanın oluyor. #dude

Davıd Guetta

DAVID GUETTA

"Yaptığımız her şeyin %100 olması gerekiyor."

Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Metin Akdülger

METİN AKDÜLGER

Meğer Metin'e daha soracak çok sorumuz varmış.

Instagram Pets: Shrampton

INSTAGRAM PETS: SHRAMPTON

Shrampton ile oturup sohbet edebilir, üstü açık arabasıyla Malibu sokaklarında gezebilirsiniz.

Rüya Pamuk

RÜYA PAMUK

Rüya'yla konuşmamızın odak noktasında okuduğu, yarıda bıraktığı ya da okuyacağı kitaplar vardı.

EN YENİLER
LOKAL TEMAS: TRUST ME BABY

LOKAL TEMAS: TRUST ME BABY

Trust me baby mercek altında. Yaratıcısı Melih Çebi yanıtlıyor.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

"Biz Suna K.’yı bir kabile olarak tarif ediyoruz."

Davıd Guetta

DAVID GUETTA

"Yaptığımız her şeyin %100 olması gerekiyor."

Safa Şahin

SAFA ŞAHİN

“Şu an daha ziyade geleneksel sanat sisteminden yanayım."

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

Bedirhan Soral

BEDİRHAN SORAL

"Günümüzde doğanın bize verdiği mesajları hepimiz çok net görüyoruz."

DAHA FAZLA