HAKAN ATALA

31 Aralık 2019 günü kepenklerini son defa kapatan Lale Plak’ın kurucusu Hakan Atala’nın misafiri olduk.

İstanbul’dan ve dolayısıyla Beyoğlu’ndan sürekli bahsediyoruz. Bu lokasyonlarda konu müzik koleksiyonu ve plaklar olduğundaysa akla gelen isimlerden belki de en önemlisiyle bir aradayız; Hakan Atala. Kendisinin evine misafir oluyoruz ve Lale Plak’ın kapanış hikayesiyle sohbete başlayıp, tarihin farklı köşelerinden kestirmelere çıkıyoruz.





Fotoğraflar: Cansu Kızıltaş



Lale Plak’ın ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık sebepli kapanıp satıldığını biliyoruz. Böyle bir gündeminiz olmasaydı, ekonomik sebeplerden yine de benzer bir sonuçla karşılaşabileceğinizi düşünür müydünüz?

Öncelikle anlaşmazlık kısmından bahsetmek gerekirse; evet, biraz da ailevi özel bir sebepten binanın satışını gerçekleştirdik. Günümüzün ekonomik dengelerine gelirsek; evet, tamamen söylediğiniz gibi. Dijital çağa geçişimiz, maliyetlerin yükselmesi, Beyoğlu’nun geçirmekte olduğu değişim ve buna benzer birçok güncel sebep de etkenler arasında. Eskiden dükkana gelen yüz kişiden doksanını tanırdım, son zamanlardaysa bu durum tam tersine döndü. 

Lale Plak’ın bir kırtasiye dükkanından şimdiki haline evrildiğini biliyoruz. Bu süreçten bize biraz bahseder misiniz?

Ben zaten yavaş yavaş plak getirmeye başlamıştım. Babamın yaşı sebepli iş bana biraz daha kalmaya başladığında, iki mesleği bir arada yürümeyeceğimizi ona anlatmaya çalıştım. Öyle bir durum ki; bir yandan kalem açacağı satıyorduk, bir yandan da kaset... 80’lerin sonunda, amcamın da vefatıyla beraber artık iş tamamen bana geçtiğinde annemle birlikte bir hafta kadar süren bir mimari operasyon yaptık ve işe koyulduk. Ardından babam da gördü ve onun da çok hoşuna gitti. Maceramız böyle başladı. İlk başlarda tamamen benim beğenim dahilinde müzik seçimleri yaptık. Ayrıca bulunduğumuz bölgenin turistik yapısından da yola çıkarak Klasik Türk Musikisi plaklarını seçkiye dahil ettik.

Dükkanınızın 1954’ten 2019’un son gününe kadar çalıştığını biliyoruz. 65 yıldır bu işi yapan biri olarak İstanbul dinleyici profilini nasıl tanımlıyorsunuz?

Açıkçası benim bu soruya cevabım biraz taraflı olacak. Çünkü Lale Plak’ın kataloğu genel olarak benim zevkimi yansıtan türleri kapsıyor. İstanbul’un müzikal kimliğini düşündüğümüzdeyse elbette aklımıza ilk olarak musiki, tangolar, rembetikalar geliyor.

Beyoğlu’nun İstanbul’un merkezi sayıldığı yılları yaşamış bir esnafsınız. O yılların sizin için en can alıcı noktası neydi?

Tabii ki ben o meşhur şapkalı-kravatlı zamana yetişemedim. Ancak Beyoğlu’yla ilgili benim hatıralarımda kalanlar genelde bölgeye ait lezzetler ve sinema salonları olmuştur. Ama asıl; Galatasaray Lisesi’yle Tünel arasında kalan bölümün benim için Beyoğlu’ndan biraz daha farklı bir yeri olduğunu söylemem gerekir. Bölgenin, mimari ve kültürel açıdan o yıllarda sahip olduklarını, maalesef günümüzde deneyimlememiz mümkün değil. Özellikle Meşrutiyet Caddesi favorilerimden.

Peki sizin için keyifli ve yoğun geçen dönem hangisiydi?

2004’te dükkanın 50. yılını kutlamak için Babylon’da bir kokteyl düzenledik ve yurt dışından bir müzisyen dostum olan kontrbasçı Mich Gerber’i de davet ettim. Yine çok eski bir dostum olan Mercan Dede ona eşlik etti ve bu benim için unutulmaz bir geceydi. Genel olarak dükkanın 50. yılı benim için en keyifli yıldı diyebilirim. Onu takip eden yıllar da benim için güzel zamanlar oldu. Mesleki olarak giderek kendimi daha da merkeze yerleştirdiğim, olgunluk yılları olarak anıyorum.

Özellikle caz müzisyenlerinin sizlerle sıkça fikir alışverişinde bulunmuş olduğunu biliyoruz. Genel olarak neler konuşurdunuz?

Öncelikle söylemem gerekir ki; benim en büyük avantajım müzisyen olmamam. Müziği bilmem, anlamam ama tanırım. Müziği anlamak ve bilmenin akademik düzeyde bir durum olduğuna inanıyorum. Buradan yola çıkarsak, müzisyen dostlarımın benden fikir alması, bana bir şeyler danışıyor olmaları beni müteşekkir ediyor. Çıkardıkları ürünlerin birçoğunda bana ithafen bir bilgi veya teşekkür bulunur. Kendimce onlara verdiğim fikirler de genelde son rötuşlar ve parça sıralamaları üzerine olurdu. Ayrıca bu müzisyenler sadece Türkler'den oluşmuyordu. Belki de bu sebeple dükkanıma müzik mabedi ismini verdiler. Gerçi daha sonra müzik akademisi olarak değiştirdiler. Bunu müzisyenlerden duyduğum için biraz şımardığımı itiraf etmeliyim...

Lale Plak’ın kataloğu dışında sizi bir koleksiyoner olarak tanımlayabilir miyiz?

Aslına bakarsanız dükkandan çıktığım an müzikle işim biter. Eve geldiğimde müzik dinlemem, televizyon seyrederim. Beşiktaş taraftarıyım ve maçları takip ederim. Nadide parçalardan bahsedersek; dükkandan getirdiğim kolileri bir süredir buruk bir şekilde açmaktayım. Koleksiyondan çok, benim için imzalanmış, içinde adım geçen, bende özel yeri olan kayıtlar var. Mesela, siz geldiğinizde Bugge Wesseltoft’un benim için özel olarak imzaladığı bir CD’yi dinliyordum. Kendisi yakın dostumdur, maalesef katılamadığım son İstanbul konseri öncesinde beni çok övmüş, dükkandan dünyanın en iyi mağazalarından biri olarak bahsetmiş. Yerin dibine girdim… Daha sonra biz de ona bir tweet attık, karşılıklı bir hüzün yaşadık. Bunun gibi o kadar çok hikaye var ki…

Günümüzde çoğunlukla dijital mecralardan müzik dinleniyor. Ancak yine de son yıllarda plaklara duyulan ilgide yoğun bir artış var. Bunu nelere bağlıyorsunuz?

Bana göre bunun birden fazla sebebi var. Ama önce geçmişte plağın bizler için ne ifade ettiğinden bahsedeyim; gençliğimde plak edinmek merasim konusuydu, bir çeşit ritüeldi. Pink Floyd'un The Wall plağını edindiğim günü ve yaşadığım heyecanı dün gibi hatırlıyorum. Önce yerli baskısını edinip, İdealtepe’de deniz kenarındaki gazinoda dinledik ve büyük olay oldu, ardından aramızda para biriktirip orijinal baskıyı satın aldık ve gerçek anlamda büyülendik. Tüm bu evreleri yaşamış biri olarak Türkiye’de plak kültürünün geri dönüşünü Issız Adam filminin yarattığı etkiyle tekrar gözlemledim. Bir de, hala anlayamadığım bir şey varsa o da şu psikedelik tanımı. 70’li yıllarda zevkle dinlediğimiz yerli müzisyenlerden bazılarına bu etiketin yapıştırılması da plağa duyulan rabeti artırdı. Mesela, 1000 adet tekrar basımı yapılan bilindik bir plağın son 50 adedini saklayıp, bekletip nadide bir parçaymış gibi yüksek fiyata satmak gibi adetler de oluştu. Tüm bu detaylar arz-talep ilişkisini yeniden şekillendirdi ve plak yeniden bir arzu nesnesine dönüştü. CD’yi para vermeye değer bulmayıp plak alan ve onu asla dinlemeyen bir güruhun varlığından da bahsedebiliriz. Açıkçası ben bunun geçici bir moda olduğunu düşünüyordum ama yanıldım. Öncelikle zaten bir plağı dinleyebilmeniz için azami düzeyde sağlıklı bir üniteye ihtiyacınız var.

Tam da oraya geliyorduk; gelişen teknolojiyle beraber pikapların da giderek daha kompakt formlar aldığını görüyoruz. Plağı hakkını vererek dinlemenin en iyi yolu ne?

Bu konuyla ilgili bile bazı yanılsamaların olduğu kanaatindeyim; eskiden sattığımız bazı plaklar hışırtılı diye geri getirilirdi ve bizim için bu bir mahçubiyet sebebiydi. Şimdi ‘Hışırtısını seviyorum.’ deyip özellikle satın alan, yeni basılmış bir plağı koklayıp ‘Nostalji kokuyor.’ diyen dinleyiciler var. Plak dinlemek için öncelikle kaliteli iğneye sahip bir pikaba, en azından başlangıç seviyesinde de olsa hoparlörlere ihtiyacınız var. Çok teknik bilgi sahibi olmamakla beraber, günümüzdeki kompakt bazı aygıtların plak için yeterli verime sahip olmadığını düşünüyorum. Zaten duyumla ilgili bir arayışınız varsa işin sonu hi-fi sistemlere kadar varıyor. Oradan sonra zaten müziği değil, sesi dinlemeye başlıyorsunuz.

180 gram plak daha mı iyi?

Görüyor ve artıyorum; 200 gram. Ancak tabii az önce de bahsettiğimiz gibi; bu değerlerden verim alabilmek için azami düzeyde bir dinleme ünitesine sahip olmanız gerekiyor.

Bir caz dinleyicisi olduğunuzu biliyoruz ve sizden iki trompetçi arasında epey zor bir seçim yapmanızı isteyeceğiz; Chet Baker mı, Miles Davis mi?

Kesinlikle Miles. Kendisinin özellikle caz klasiklerini çaldığı çaylak dönemi favorim. Müziği daha sonra başka yönlere evrildi ve hatta bununla ilgili küçük bir de anım var; Miles Davis, kariyerinin en deneysel albümlerinden biri olan Tutu döneminde Harbiye Açıkhava’da bir konser verdi. İmajının ve tavrının iyiden iyiye marjinalleşmeye başladığı malum dönemdi, seyirciye arkasını dönerek kırmızı trompetini çaldı. Binlerce konsere gittim ve hayatımda bu kadar hızlı dolup, bu kadar da hızlı boşalan bir konser alanı görmedim. Tüm dinleyici resmen istifa etmişti çünkü müzik, o bildikleri, bekledikleri müzik değildi. Bu arada şunu da eklemek isterim; Miles’ın Marcus Miller üzerinde büyük etkisi vardır, Marcus Miller’ın da Lale Plak üzerindeki etkisi büyüktür. Bir İstanbul konseri sonrası, ona yıllar önce hediye ettiğimiz 50. yıl tişörtümüzü kolları kesik ve solmuş haliyle tekrar giyerek dükkana gelmişti. Bu da beni oldukça duygulandıran önemli hatıralardan biridir.

Nitelikli bir müzik arşivinin olmazsa olmazı ne?

Öncelikle bir tür ya da belli başlı türler üzerine yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum. Mesela, ben rock konusunda ahkam kesemem. Ama müzik dinleyenlere ve arşiv yapanlara naçizane tavsiyem klasik müzikle tanışmaları olur. Klasik müzikle ilgili bazı şeyleri idrak ettiğiniz zaman müziğe yaklaşımınız değişir. Hatta bence her şey Bach ile başlar.

Dinlemeye katlanamadığınız bir müzik türü var mı?

Sanırım heavy metal. Pek bana göre değil.

BUNLARI DA OKUYUN

DYSTOPIAN PRAYER

Joana Kohen yönetmenliğindeki Elz and the Cult videosunu izleyiniz.

STOYA

Georges Bataille, Google, Zero Spaces, VPN, #MeToo ve hatta Playboy... XOXO'nun yeni sayısında Stoya'yla konuştuklarımızın kısa bir özeti.

FERNANDO MUSLERA

Henry David Thoreau’nun meşhur lafını bilirsiniz: "Basitleştirin, sadeleştirin." Bunu bir de kaledeyken yapmayı deneyin...

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Şehirlerin Şarjı Bitmez

ŞEHİRLERİN ŞARJI BİTMEZ

Güne hazırsınız, otomobiliniz de öyle.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Sosyal İzolasyonda Skın-Fastıng

SOSYAL İZOLASYONDA SKIN-FASTING

Cilt bakımı rutininizi durdurduysanız, tekrar düşünün.

Değişik Bir Gün

DEĞİŞİK BİR GÜN

Başlıyoruz.

Az Kaldı

AZ KALDI

Otomobile atlayıp şehri yaşamaya.

Rebırth

REBIRTH

Adı üstünde işte, yeniden doğuyoruz.

Şükrü Özyıldız

ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ

Şapkasını kapının dışında bıraktı. İçeri girdi, elimizi sıktı, karşımıza oturdu; arkadaşımız oldu.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Evdeki Saat

EVDEKİ SAAT

Grubun beyni ve şimdilik tek üyesi Eren Bagi’yleydik.

Lyn Weıscz

LYN WEISCZ

Lynskiii, telefonun öbür ucunda.

A’dan Z’ye Moda Haftası

A’DAN Z’YE MODA HAFTASI

Moda haftasının hengamesi ve bütün yaşananları alfabedeki harflerin öncülüğünde inceliyoruz.

EN YENİLER
Beğeni Üzerine

BEĞENİ ÜZERİNE

Ali Akay, XOXO The Mag için yazdı.

Zızı Donohoe

ZIZI DONOHOE

Zizi Donohoe ile güzellik üzerine biraz laflıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

DAHA FAZLA