ALİ DUR

Mimar ve akademisyen Ali Dur'la, boşlukların, yapmamanın ve karanlıkların önemini konuşuyoruz.

Mimar ve akademisyen Ali Dur, insanın kafasını sürekli kurcalayan meseleler olmasının iyi bir şey olduğunu kanıtlayanlardan. Zihni bu kadar doluyken, çok sevdiği boşluklara bu kadar kıymet vermesi de cabası. Herkesin karanlık gelecek senaryoları çizdiği bir dönemde o, doktora konusunun da etkisiyle, ütopyaların derinliklerine dalmış durumda ve bundan gayet memnun görünüyor.

 

Röportaj: Bahar Turkay - Some Men Kış 2020

Fotoğraflar: Cansu Kızıltaş

 

Sevgili Ali, adettendir, bir yeni yıl değerlendirmesi yaparak başlayalım mı?
Bu yılın en önemli olayı, bir süredir vaktimi ciddi şekilde alan doktora çalışmamdan biraz sıyrılıp tekrardan birkaç farklı etkinlikte konuşma yapma imkanım olması. Yeniden kendi işlerime dair hikayeler anlatmak ve insanlarla buluşmak, benim için 2019’un en önemli gelişmelerinden biriydi. Bir süredir ara verdiğim ve özlediğim bir şeydi. Önümüzdeki sene de doktoramı tamamlamak dışında, biraz yer değiştirmek, gezmek gibi planlarım var. Kendime verdiğim söz, kolumda dövmesi olan Tokyo’ya bir ziyaret gerçekleştirmek. Gezmek, görmek beni çok besliyor. Birkaç senelik bir boşluğu dengelemek istediğim için bir Uzak Doğu seyahati planladım. Tokyo bana göre görsel olarak da çok iyi yeniden üretilen bir yer. Eskiden beri oranın ölçeğine ve kent kültürü olarak gece yaşantısına dair merakım var. Buradaki ölçek son derece açık ve samimi. Diğer yandan mimar olmama rağmen, kendiliğinden tasarlanan şeyleri daha çok seviyorum. Tokyo’daki neonlar, tabelalar, bir yandan mekanların küçüklüğü, hayatın kendisi, mekanların bazılarının gerçekten de birbiriyle tanışmak zorunda kalan üç kişinin ancak sığabileceği kadar olması gibi durumlar, Tokyo’yla ilgili en çok ilgimi çeken şeyler. Ayrıca son birkaç yıldır daha fazla Murakami okumak da beni tetiklemiş olabilir. Murakami’yi özel olarak zaten çok seviyordum ancak bazı kitaplarındaki sahneler benim için çok etkileyici hal almaya başladı. Karanlıktan Sonra (2013) iyi bir başlangıç olabilir mesela...

Peki, bu aralar kafanı en çok ne kurcalıyor?
Aslında kafamı kurcalayan çok şey var ve bunlar dönem dönem değişiklik gösteriyor. Defterlerime ya da cep telefonuma sürekli aklımdakilerle ilgili notlar aldığım için, bu soru karşısında dönüp onlara baktım ve tekrar eden bazı şeyler olduğunu gördüm. Yazdığım, çizdiğim meseleleri bu mecralarda tutuyorum, biriktiriyorum ve bir süre sonra bazılarının çakıştığını görüyorum. Bu da bir şeyleri tetikliyor. Bir zaman sonra onlarla daha yakından ilgilenmeye başlıyorum ve bunun sonucunda bazı işler, projeler, fikirler ortaya çıkıyor. Bütün bunlar birer anlama çabası aslında ve mimarlık benim için böyle bir anlama derdi ya da aracı olarak tarif edilebilir. Notlarımda tekrar eden konulardan biri, bu ara hafıza üzerine yaptığım okumalar. Bu okumalarda doktora tezimin ve akademik çalışmalarımın etkisi var elbette. Bunlar, hafıza nasıl mekana dönüşüyor sorusuna ve hatırlama eyleminin içinde bir yandan unutmanın da olduğuna dair birtakım notlar. Mekansal olarak da, farklı dünyaların ve olasılıkların bir arada bulunduğu ve birbirleriyle çakıştığı ortamlarla ilgileniyorum. Uzaydaki bazı yıldız haritalarına bile bakıyorum. Kepler’in NASA için çıkardığı başka dünyalara dair diyagramlar da incelediğim şeyler arasında, New York Grand Central’daki ünlü tavan resmi de. Bu aralar biraz teorik çalıştığım için kafamı kurcalayan konular arasında bunlar var, ama hepsi benim için birer mekan ve mimari mesele.

Çalışırken eğlenmek mümkün mü ya da gerekli mi, hatta iyi mi?
Mümkün. Neyse ki ben, o eğlenebilen güruhtayım. Ancak illa ki gerekli değil. Bununla ilgili yorumum hem kişisel hem çoğul anlamda... 7-8 senedir stüdyo yürütüyorum ve öğrencilerle yalnızca mimarlık üzerine değil, çalışmanın kendisi üzerine de çok fazla konuşuyoruz. Keyif aldığında ve eğlendiğinde insan çalışmıyormuş gibi hissediyor. Ancak buna şartlanmamak da gerekiyor. Bir takım gri alanlarla, mutsuzlukla ve düşük motivasyonla da barışmak lazım. Canın sıkkın olduğunda çalışmak iyi bir şey aslında. Zihnin daha serbest bir yerde kalıyor ve ortaya çok daha iyi şeyler çıkabiliyor. Böyle anlarda insan daha yaratıcı ve üretken olabiliyor. Çalışmanın ritmi de önemli konu. Buna dair de okuduğum şeyler var. Doktora yazımı neredeyse yazarlığınkine yakın bir süreklilik gerektirdiği için, Orhan Pamuk’tan Henry Miller’a kadar tekrar ve alışkanlıklarla ilgili başka yazarların deneyimlerinden faydalanıyorum. Mesela, Jennifer Egan’ın yazmak üzerine tavsiyelerini herkese önerebilirim.

Bu yıl ‘Eylemler, Çizgiler ve Mesafeler’ başlıklı bir konuşma gerçekleştirdin. Konuşmanın içeriği şöyle aktarılıyordu, “Hem aralarındaki ilişkiler üzerinden anlatılan, hem de bir anlatı ritmi sağlayan, hem mimari olan hem de olmayan üç şey: Dönüştürücü eylemler, bir kayıt aracı olarak çizgiler, şahsi ve ölçülebilir türde birtakım mesafeler.”
Aslında bu, sunumlarımda mütemadiyen var olan, bir kısmı akademik bir kısmı profesyonel ve düşünsel bazı meselelerle ilgili. Ancak bir yandan da hepsi kişisel. Bu konuşmada, üç çeşit mesafeden bahsediyorum. Bunlardan biri ışık yılları; uzak gezegenlerle, başka dünyalarla ve olasılıklarla aramızdaki mesafeyle ilgili. Biri deniz milleri; başka kıtalara hikayeler taşımakla alakalı. Bir diğeri de zihinsel mesafeler; kendi başka hallerimize olan uzaklıklar. Mesafelerle ilgili olarak aslında söyleyebileceğim en belirgin şey şu ki; mesafe bir şeyleri başka yerlerden görmek için bir araç, bir imkan. Bu konu birkaç yerde birden karşıma çıkmaya başlayınca sunumun başlığına da yansıdı. Bu aslında Cooper Union’daki bir hocamla yaptığımız sohbete uzanıyor. 11 yıl sonra İstanbul’da yeniden bir araya gelip birlikte bir şeyler anlatma fırsatı bulduk. Onun sunumunun adı, okuduğu bir kitaptan alıntı olan, ‘With Angels in Common’dı; özünde aynı yerde bulunmuş ve bir şeyler paylaşmış insanların ayrılması ama aslında bu ayrılık durumunun ve mesafenin bir sesin ekosu, boşlukta yansıması gibi, tekrar tekrar düşünmek, başka şekillerde bir araya gelmek için bir olasılık olduğu üzerineydi. Konuşmanın posterinde de Paris Charles de Gaulle Havaalanı’ndaki ünlü üst üste duran yolcu köprülerinin fotoğrafını kullandık. O mesafeye bu anlamda bir mekan diyebiliriz. Mesafe, bir şeyleri ayıran bir olgu ama ayırdığı şeyleri bir arada da tutuyor, sürekli buluşturuyor; aslında bu da onun sihri ve mekansal niteliği. Doktorada ütopya diye tarif ettiklerim de aslında bizim bir şeylere tekrar bakmamız için bir tür mesafe yaratan lokasyonlar. Bütün ütopyalar, uzak yerlere dair anlatılar, burayı ve şimdiyi daha iyi anlamak için. Romanların, bu yeni gezegenlerin veya imkansız birtakım yerlerin en büyük özelliği, mevcutu daha iyi anlamamıza, görmemize sebep olmaları. Sunumumda da yer alan, Elizabeth Bishop’un bir şiirinde geçen ‘aynı güneşe başka yerden bakmak için harcadığımız çaba’, aslında yaptığım çalışmaları özetliyor. Eylemler kısmına gelince; o da aslında mimarlıkla alakalı şeyler. Yazmak, çizmek, hatırlamak, gezinmek, bütün bunlar eş değer öneme sahip mimari eylemler. Mimarlık benim için zaten genel olarak bir eylem ve davranış hali. Çizgiler de benim için mesleğe başladığımız ve bitirdiğimiz nokta; mimarlığın ham maddesi. Burada da yalnızca yapılardan bahsetmiyoruz. Çizmek ve hatta mimari olmayan şeyleri çizmek, bir yandan bir şeylerin ne olduğunu da bize gösteriyor. Çizimin en güzel özelliği zaten bir şeyleri açıkça ortaya çıkarması. Basitçe, bir şeyi anlamak için onu çizmek gerekiyor.

Bu yıl iklim krizlerinden, çevre sorunlarından, tükenen doğal kaynaklardan ve tüm bunların tasarım ve mimarlığın gelecekteki ya da şu anki iş yapış şekline olan etkilerinden sıkça bahsettik. Meselenin kent ve kırsaldaki yaşam formları için farklı yansımaları var. Senin bu konudaki tespitlerin neler?
Mimarların bir görevi ve becerisi de iyi birer tartışma başlatıcı olmaları. Bir masanın etrafında ilgili tüm paydaşları bir araya getirebilme yetisine sahip bir meslek grubuyuz. Sürekli yapan ve inşa eden bir mesleğin temsilcisi ya da parçası olarak, bunu ters bir eylem şeklinde yapmamayı öneriyorum. Aslında böyle bir yaklaşım zaten var ve o da ‘unmaking’. Bunu 60’larda ‘anti-architecture’, ‘radical design’ gibi hareketlerde de görmek mümkün. Bir yandan da bunun için bir sürü sorumlu paydaşın bir araya gelmesi gerekiyor. Bu durumda mimarların ne kadar sorumlu olduğundan emin değilim çünkü yapılı çevrenin çoğunda, özellikle bizimki gibi coğrafyalarda, biz bir anlamda fazla şey üretmiyoruz. Kırsal dediğimiz şeye bir dönüş var, evet. Bu dönüşün hem iyi hem kötü örnekleri var. Yakında hem kentin hem kırsalın özelliklerini barındırıp farklı bir habitat olan birtakım hibrit modeller oluşacak. Burada mimarların devreye girmesi gerekiyor.

Kendini hiç, izlediğin bir filmdeki karakterin yerine koyduğun ve durumu fazlaca içselleştirdiğin oluyor mu?
Hem müzikte hem sinemada farklı dönemlerde farklı kişilerle kendimi özdeşleştirdiğim, çeşitli ikonlarla ve karakterlerle ilişkilendirdiğim oluyor. Bu benimle ilgili bir durum aslında. İnsanın tek bir yüzü, hali olabileceğine çok inanmıyorum. O dönem nasıl hissettiğiniz, nasıl şeylerin sizi hareketlendirdiğiyle bir alakası olsa gerek. Bu aralar özellikle, yakın dönemde izlediğim filmleri yeniden izliyorum. Bunlar arasında Sosyal Ağ (2010) var. Geçtiğimiz günlerde Büyük Açık (2015) filmini yeniden izledim. Orada da Murakami’den çok güzel bir alıntı farkettim. Yakın zamana dair bu yeniden izlemeler, daha önce görmediklerini fark etme anlamında keyifli oluyor.

 

Röportajın tamamı, Some Men'in yeni sayısında. Üye olmak için buraya tıklayınız. 

BUNLARI DA OKUYUN

FEELINGOLD

Çağrı ve Cihan yalnızca Kapalı Çarşı'da duyabileceğiniz terimlerden ve kendileri için yarattıkları modern çalışma ortamından bahsediyor.

SAFA ŞAHİN

Safa Şahin farklı ülkeler, tasarım prensipleri ve ürünlerle yolculuğunun Paris durağından sorularımızı yanıtlıyor.

HALUK AKAKÇE

Söz konusu Haluk Akakçe olduğu için girizgaha ihtiyaç duymuyoruz. Direkt sohbete girişelim.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Şehirlerin Şarjı Bitmez

ŞEHİRLERİN ŞARJI BİTMEZ

Güne hazırsınız, otomobiliniz de öyle.

Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Sosyal İzolasyonda Skın-Fastıng

SOSYAL İZOLASYONDA SKIN-FASTING

Cilt bakımı rutininizi durdurduysanız, tekrar düşünün.

Değişik Bir Gün

DEĞİŞİK BİR GÜN

Başlıyoruz.

Az Kaldı

AZ KALDI

Otomobile atlayıp şehri yaşamaya.

Şükrü Özyıldız

ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ

Şapkasını kapının dışında bıraktı. İçeri girdi, elimizi sıktı, karşımıza oturdu; arkadaşımız oldu.

Rebırth

REBIRTH

Adı üstünde işte, yeniden doğuyoruz.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Evdeki Saat

EVDEKİ SAAT

Grubun beyni ve şimdilik tek üyesi Eren Bagi’yleydik.

Lyn Weıscz

LYN WEISCZ

Lynskiii, telefonun öbür ucunda.

A’dan Z’ye Moda Haftası

A’DAN Z’YE MODA HAFTASI

Moda haftasının hengamesi ve bütün yaşananları alfabedeki harflerin öncülüğünde inceliyoruz.

EN YENİLER
Beğeni Üzerine

BEĞENİ ÜZERİNE

Ali Akay, XOXO The Mag için yazdı.

Zızı Donohoe

ZIZI DONOHOE

Zizi Donohoe ile güzellik üzerine biraz laflıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

DAHA FAZLA