SESİN SINIRLARINDA BİR DENEME

Blu TV'de yayında olan Podacto Stüdyo multidisipliner bir yaklaşımla "ses'i görselleştiriyor." Yeni pencereler açan projeyi Nisan Ceren Özerten ve Mihran Tomasyan ile konuştuk.

MİHRAN TOMASYAN
Fotoğraf: Aslı Çelikel

Yenilikçi bir sanat performansına ulaşmak için bir fikri veya metinle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Dans kökenli bir geçmişim var ve aktif mesleğim de dansçılık. “Dans sanatı” bedeni her yönüyle ele alan sinema kadar bütünlükçü bir sanat dalıdır, bir çok farklı sanat dalını bünyesinde barındırabilir. Ülkemizde dans kültürü bir çok alan gibi köklenemediğinden ve çok gelişemediğinden sizin o imkanları yaratmanız gereken bir alan. Hala görünürlülüğünü ve dansçılığın yaratıcı yönlerinden faydalanmayı tam anlamıyla sağlayabilmiş, anlatabilmiş değiliz. Bu anlamda çağdaş dans ve doğaçlama ve yeni üretme pratikleri benim hayatımın sıklıkla ana gündemini oluşturuyor. Çalıştığım koreograflar, dansçı dostlarım, kendi oyunlarım, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda denediğimiz bir çok eser mutlaka bir laboratuvar ortamından geçiyor, üretme pratikleri üzerine tartışılıyor ve çoğunlukla doğaçlamadan kompozisyona giden bir yöntemle işleniyor. Ama sanırım sanat bir iş olmaya başladığı zaman yenilikçi olması çok zor, bu ikisinin dengesini kurmak önemli. Önümüzde bir gösteri ya da bize sunulan bir teklif varsa hayatımızın bir parçası haline gelebildiği zaman iyi bi fikir oluyor, o zaman çünkü hayatının bir parçası olmuş oluyor ve her hayat değerli ve biriciktir.

Podacto Stüdyo farklı disiplinleri bir araya getiriyor. Oyunculuk performansıyla sekronize bir şekilde foley tekniği uygulamak yaratıcılık açısından yeni pencereler açtı mı?
Evet kesinlikle açtı. Daha önceden de müziğe ve sese ilgim vardı. Tüh, Her An Her Şey Olabilir, Sen Balık Değilsin Ki gibi gösterilerimizde ses ve müzik kullanımı üzerine çalışmıştım. Müzisyenlerin sahnedeki pozisyonları hep ilgimi çekmiştir. İlgi duyduğum gösteri sanatları alanı sesin de ışığın da dekorun da eşit şekilde düşünülerek üretilenidir ve aralarında “ses” her zaman çok önemsediğim bir katman olmuştur. Müziğin ve sesin nerden geldiği, nasıl geldiği bir gösterinin, bir filmin tüm modunu değiştirebilecek kuvvettedir. Podacto Stüdyo’yla beraber bu iki merakımı birleştirebileceğim uygun bir zemin bana sunulmuş gibi oldu. Yaptığımız tam anlamıyla foley değil belki ama foleyin kendisi de bir performans olarak düşünülebilir. Üçümüz de (Selim Cizdan, Melih Kıraç ve ben) performans alanından geliyor olduğumuz için metnin, kullanılan malzemenin harmanlanması dansçı zihniyetiyle yaklaştığımız ama dans etmeden seslerle oynadığımız bir alana dönüştü. Ve elbette ki bu alan çok ilgimi çekti ve çekmeye de devam ediyor.

 

Podacto Stüdyo’daki performansları birbirine yakınlaştıran öğeler olmasına özen gösterdiniz mi? Veya nasıl bir yöntem takip ettiniz?
Oyunlar elimize geldiğinde her şeyi bitirebilmek için sadece 3 haftamız vardı. Aslında çok kısa bir zamanda çok büyük bir prodüksiyon gerçekleşti. Metinleri özümsemek, anlamak, dekoru kurmak, objeleri toparlamak, ezberlemek, oyuncularla provalar derken geceler gündüzler birbirine karıştı. İlk denediğimiz metinlerden biri “Artık Hiç Bir Şey Bizi Birbirimize Yaklaştıramaz” metni oldu. Bu metinde anahtarın düşmesi, kapı kapanması, vapur sesi gibi seslerin çokça olduğu ama aynı zamanda karakterin kulaklığını takıp iç dünyasına yolculuk ettiği, taksiye bindiğinde takside çalan müziğin, şehrin uzak gürültüsünün, girdiği marketteki kasiyerin 'merhaba' sını da düşünmemiz gerektiğini fark ettik. Bu metne çalışırken aslında diğer tüm metinlerde nasıl bir üslup kurabileceğimize dair bi önsezi de oluşmuş oldu. Sadece objelerin sesleri değil metnin ihtiyacı olan ses katmanını da bulmak ya da metnin ihtiyacı olan bazı reji oyunlarını da çıkarmak gibi bi işlevimiz olacağını anlamış olduk.

Peki bundan sonraki süreç nasıl işledi?
Bu noktadan sonra da 3 hafta boyunca tüm ekip olarak takıntının sınırlarında dolaştık diyebilirim. Evimizde, sokakta, gittiğimiz bir misafirlikte ses ihtimali olan her obje hangi metine hangi sese tekabul edebilirdi? Cenaze evinde başsağlığına gelen kalabalığın içinde ölmüş babasını imamın kucağında oturduğunu gören bir karabasanın sesi nasıl olacaktı? Bu anlamda her metin kendi sürecini beraberinde getirdi diyebiliriz. Podacto’nun daha önce oyunların çoğunu podcast formatında kaydetmiş olması bizim için avantaj oldu. Bazı metinleri ise oyun asistanımız Ufuk Fakıoğlu provalarda onlarca kez okumak durumunda kaldı. Oyunun seslerini ve yerlerini bulduktan sonra da oyuncuyla beraber bunları eş zamanlı senkronize etmeye ve sıralamasını ezberlemeye çalışmak, ritmini oturtmak kaldı. Şimdi düşündüğümde çokça konsantrasyon gerektirdiğini tekrar görüyorum.  Bu süreçte her ne kadar ben yönetmenimizle ve Podacto yapım ekibiyle kendi ekibimiz arasında köprü kurmuş olsam da, yaratıcı ekibimiz; Selim Cizdan ve Melih Kıraç başta olmak üzere Ufuk Fakıoğlu, Selen Hayal ve Serkan Aka’nın büyük özverileri ve yaratıcı fikirleriyle bu projenin ses ayağı gerçekleşebildi.

Prodüksiyonun tamamında ses, görüntü ve oyunculuk birbirini tamamlıyor. Ortak bir dil kurmak zor oldu mu? Senaryo ve oyuncuların her bölümde değiştiğini düşünürsek.
Bir kere Foley stüdyo ortamını kurabildikten sonra zor oldu diyemem. Marangozluk ya da başka bir zanaat dalı gibi, elinde uygun ve doğru alet olduğunda ihtiyacı gidermek o kadar kolaylaşıyor. Bizim o uygun aletleri üretebildiğimiz ve oyuncuyu ortamıza alacak şekilde üç masayı ve o masalarda ses çıkaracak obje dünyasının kabasını çözdüğümüzde provalar rahatladı diyebilirim. Ama şunu söylemeliyim ki hala çekim günü martı sesi, köpek sesi gibi pek çok sesleri arıyorduk. Biz her metne göre, her metnin ihtiyacına göre ayrı bir ortam hazırlamıştık, çoğu zaman provaya gelen oyunculara burayı şöyle düşündük burayı böyle, sen orda dur gibi direktifler verilmedi. Sen bir okumaya başla biz zaten metni ezberledik altta akarız birbirimize uyumlanalım denildi ve çoğunda da çalıştı. Daha sonra yapılan 2. ve 3. provalarla detaylandırıldı. Şanslıydık ki hem yönetmenimiz Ferit Katipoğlu hem yapımcılarımız Nisan ve Faruk'la, ayrıca tüm Podacto ekibi ve elbette ki bizi mikrofonlayan ve provalarda hep bizimle olan Hakan ve Günkut'la da ortak bir dil, bir denge yakalayabildik. Birbirimizin deneysel alanlarına açık olup birbirimize güvendiğimiz için de süreç rahatça ilerleyebildi.

NİSAN CEREN ÖZERTEN
Fotoğraf: Burcu Karademir

İyi bir tiyatro için metninin hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Öncelikle özgünlük ve hangi türe ait ise kendi türünün içinde kayda değer bir özelliği olması. Çağdaş mı klasik mi? Biz bu oyunu ne için ne zaman kim için sahneliyoruz? Anlatmak istediği şey zamanımızın ruhuna uygun mu? Tennessee Williams ya da Sabahattin Ali gibi bir klasik mi yoksa bir Berkun Oya metni gibi çağdaş mı? Gibi sorulara cevap verebilmesi. Bunların dışında metni ilk okuduğunuzda sizi zihninizde taşıdığı yer önemli. Bir yapımcı olarak da metnin realizasyonu, hayal noktasından sahneye taşınma hikayesi, ne kadar etkili olacağını tartabilmek.

Sizin için insani-varoluşa dair hikayeler anlatmak mı yoksa siyasi/sosyal mesajlar mı öncelikli?
Ben bir mesaj kaygısıyla yola çıkıldığında çoğunlukla ortaya iyi bir iş konulabileceğini düşünmüyorum. O zaman çok farklı kaygılar devreye giriyor ve işin özünden uzaklaşılıyor. Kuvvetli ve nitelikli bir metin zaten doğasında bunların tümünü, hikayelerini ve mesajlarını, incelikle işlemiş olandır. Burada önemli olan o metini tanıyabilmek, etkili bir dramaturji çalışması ile ele alabilmek. İnsanı derinlikli anlatabilen ve bunu seyirciye geçirebilen bir oyun zaten mesajını da hikayesini de içinde barındırır ve seyirciye aktarır. Eserler bu yüzden klasikleşiyor bir bakıma da, Çehov karakterleri bu yüzden ölümsüz, Tennessee Williams’ın kadın ve erkekleri bu yüzden cinsiyetsiz.

Üretken bir yapımcısınız. Üretkenlik ve yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki var?
Üretkenlik de yaratıcılık da yapımcılığın doğasında var bir bakıma. Her projenin farklı ihtiyaçları ve değişik süreçleri oluyor, her birine adapte olmak gerekiyor. Yaratıcı sürecin güzellikleri, zorlukları hep üretkenlikle doğru orantılı. Bir fikrin hikayeye dönüşmesi, o hikayenin kelimelere dökülmesi, dünyasının kurgulanması. Bütün bu devinimler de ayrı bir üretkenlik istiyor. Sanırım yaratıcılık ve üretkenlik iç içe geçmiş, katmanlanmış şeyler bir yapımcı için.

Ürettiğiniz işlerin teknik ve performansa dayalı taraflarıyla eşit derecede ilgilenir misin?
Önemli olan bu dengeyi sağlayabilmek. Benim anladığım ve uygulamaya çalıştığım yapımcılık türü bir projeyi bütünü ile, dünyası ile, önce hayal edebilmek sonra da realize edebilmek. Yapımın tasarımından bahsediyorum aslında. İşin mutfağı da sahne üstü de birbirini besleyen ve destekleyen taraflar. İşin en başından itibaren, projenin finansmanından, ölçeğinden, tasarımından ışığına sürecin içinde aktif olarak bulunmak ve bunların tümüyle performansın arasında doğru bir denge yaratabilmek. Hangi metin, bu karaktere hangi doğru oyuncu, nasıl bir dekor, nasıl bir renk, nasıl bir reji, hangi ekip? Bu soruların hepsi iç içe bizim dünyamızda.

Blu TV'de yayına olan Podacto Stüdyo bize sahne sanatlarının geleceğine dair ne anlatıyor?
Podacto yolculuğumuz kulak tiyatrosu olarak adlandırdığımız, dijital bir tiyatro metin kitaplığı oluşturma niyeti olarak başladı. Podacto Stüdyo ise kendi içinde çok özgün, multidisipliner, “ses”in sınırlarını aradığımız bir deneme. Özellikle bugünün dünyasında sesin çok kıymetli bir anlatma biçimi olduğuna inanıyoruz. Ses’i görselleştirmek nedir, neye benzer diye düşündük. Performans sanatçılarını, film yönetmenlerini ve tiyatro oyuncularını bir araya getirdik ve ortaya Podacto Stüdyo çıktı. Yeni açılımlarla, farklı deneyimlerle de yoluna devam edecek.

Bir kariyer hedefiniz var mı?
Yaptığım projeleri hiçbir zaman bir kariyer planı çerçevesinde düşünmedim. Severek yaptığım işimi, yapımcılık mesleğimi farklı ölçeklerde, farklı metinlerde deneyimlemek, özgün yöntemler ile ilerlemek hep hedefim oldu. Bu yolda ilerlerken de çok inandığım bir söz var Beckett’ın: “Hep denedin hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Dijital Sanatın Yeni Sahnesi

DİJİTAL SANATIN YENİ SAHNESİ

DACO: Adil, sürdürülebilir ve şeffaf.

Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

MBFWI Backstage: Giray Sepin

MBFWI BACKSTAGE: GİRAY SEPİN

Giray Sepin'le MBFW Istanbul'un üçüncü günündeyiz.

Birkan Sokullu

BİRKAN SOKULLU

Some Men'in Kış 2019 kapak konuğuyla biraz zaman geçiriniz.

Dilara Fındıkoğlu

DİLARA FINDIKOĞLU

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

Instagram Pets: Shrampton

INSTAGRAM PETS: SHRAMPTON

Shrampton ile oturup sohbet edebilir, üstü açık arabasıyla Malibu sokaklarında gezebilirsiniz.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

EN YENİLER
Okan Yalabık

OKAN YALABIK

Okan Yalabık'la ilgili bir şeyler öğrenmek için onun bir röportajını okumak yerine, birkaç röportajını okumanız tavsiye olunur.

Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

DAHA FAZLA