BORGA KANTÜRK

Sıradanlığa Övgü

Röportaj: Elif Kamışlı - Haziran 2013

Fotoğraf: Özkan Önal

Borga’yı dinlerken kendimi sürekli sonsuz bir kütüphanede, kitaplar arasında ömrünü geçiren Borges’i düşünürken buluyorum. Zaman zaman bir labirente dönüşen bu zengin dünyadaki tekillik ve çokluk hissi, Borga’nın anlattıklarına aksediyor. Sıkıntıdan başlayıp gündelik hayata, güzelliğe, yalnızlığa ve geleceğe uzanan sohbetimiz esnasında onun halesine kapılıp gidiyoruz. 

Hem sanatçı hem de küratör olarak çalışmalarında sıkça edebiyata referans veriyorsun. Ben de sohbetimizi edebiyat üzerinden açmak istedim. James Joyce’un Sanatçının
Bir Genç Adam Olarak Portresi'nde küçük Stephen bir Cizvit okuluna gitmektedir. Bana kalırsa kitabın en çarpıcı bölümleri okulda uzun uzun yapılan cehennem tasvirleri ve zavallı Stephen’ın bu dinledikleri karşısında büründüğü sıkıntı dolu ruh halidir; ama sıkıntı insanı besler. Peki sen sıkıntından nasıl besleniyorsun?

2002’de Proje4L’de Vasıf Kortun’un ve Halil Altındere’nin eş küratörlüğünü üstlendiği Plajın Altında Kaldırım Taşları adlı sergiye ben de sanatçı olarak davet edilmiştim ve sergi içerisindeki rolüm KUTU adlı taşınabilir bir sanat mekanının küratörlüğüne dönüşmüştü. Burada benim de parçası olduğum bir grup sanatçı, mukavvadan oluşan galeri mekanını kendileri kuruyorlar ve izole ettikleri o alan içerisinde de kendi sergilerini gerçekleştiriyorlardı; aynı zamanda benim ilk küratöryal çalışmam olan serginin adı da Merhaba İç Sıkıntısı idi. Yani sıkıntıyla ilgili alıp veremediğim bir durum hep var. Türk edebiyatı üzerinden örneklersem, ayrıcalıklı düşünen kişinin muhatapsızlığı fikri üzerinden doğan bir sıkıntıdan bahsedebilirim. Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü metinlerindeki lokal bölgelerdeki sıkışma, kendini yalnız hissetmeye dair sıkıntıya yakın hissediyorum ben de. Yani evrensel bir sıkıntıdan çok, yaşadığın sokağa ve iç dünyana, sende obsesyon yaratan bazı küçük şeylere, gündelik hayata ilişkin sıkılma halleri. Nihayetinde seni de bu gündelik hayat belirliyor.

Fotoğrafların bana sıradanın içindeki fevkaladeliği hatırlatıyor. Güzellik kavramıyla ilişkin nasıl?

Güzellik kavramını kurgusallığın içinde, nefes almayan dekor halindeyken pek de çekici bulmuyorum. Yapaylaşmamış bir güzelliğin peşindeyim; zor karşılaşılabilecek, geçici olanı bulma ve arama hali diyebiliriz. Mesela, üretim pratiği olarak küçük sayıklamalar üzerinden giden Tezer Özlü metinleri ya da Georges Perec öyküleri, Dostoyevski’nin büyük bir romanına göre bana daha yakın geliyor. Üretimsel açıdan tümleşik yapıt kavramıyla ilişkili de bir süreklilik söz konusu. Küçük küçük notlar alıp, nefes alıp vererek hayata dahil oluyorum ve hayatın içerisinden parçalar yakalamaya, kesitler almaya çalışıyorum; ki bu kesitler arasında daha çok yaşamımın çoğunluğunu oluşturan sıradanlık var. Sanatı bundan ayrıştırmıyorum.

Benimki de sıradanlığa yapılan bir övgüydü aslında.

Geçenlerde Daido Moriyama üzerine yapılmış çok keyifli bir belgesel izledim. Bazı önemli sanatçılarla Moriyama üzerine konuşuyorlar ve Nobuyoshi Araki, Moriyama’nın başlangıçta kendine ait bir fotoğraf makinesi olmadığından, bazen onlardan aldığı, bazen de sokaktan bulduğu makinelerde çekim yaptığından, cebinden ayırmadığı makineyi adeta zihninin bir parçası olarak gördüğünden söz ediyor. Ben bu dili biraz daha fazla seviyorum. Türkiye sanat ortamına bakınca, sunulan ortak havuzun bir parçası olmak adına sürekli trendi takip etmenin gerektiğini düşünen ve bu uğurda kendini bir uygulama gibi sürekli güncellemeye adayan birçok sanatçı ve bir işleyiş görüyorum; bu da bir sıkışma yaratıyor.

Sanat tarihinde bakmaktan zevk aldığın neler var?

Louvre’a gittiğinde devasa boyutlarda Fransız kahramanlık resimleri görürsün; oysa bana heyecan verenler koltuğunun altına koyabileceğin kadar küçük boyutlardaki Hollanda tür resimleridir. Örneğin Vermeer’in orta sınıfı gösteren, hikayesi olan tabloları beni cezbediyor. Destansı hikayelerin parıltısından ziyade bu küçük tablolardaki ışığı görebilmek ilgimi çekiyor. Biraz da bu tarihsel gelenekten beslendiğimi söyleyebilirim.

Peki 20. yüzyıl sanatından bahsedersek?

İşin varoluş ve tamamlanma sürecinde bir parçası olmayı kabul eden bir dil; süreçle ilgili sanat beni heyecanlandırıyor. On Kawara’nın, Sarkis’in, Francis Alÿs’in, Etel Adnan’ın üretim pratikleri ve arayış süreçleri referans noktam, motivasyonum diyebilirim.

İlhamını nerede bulursun?

Kabullenmiş halimdeyken beni şaşırtarak harekete geçirecek geçici, gündelik ve basit şeylerde. Benim için ilham daha çok sezgiyle, biraz tasnifle, gezinmeyle, zihnin araştırmasıyla ilgili. Yeteneğim ayrıcalıklı olabilecek bir şeyi seçip bulabilmemmiş gibi geliyor. Bu da biriktirmeyle ilişkili.

Çizimlerin ardından, son dönemde fotoğrafla kurduğun düzenli ilişkiden biraz bahseder misin? Üretim süreci, zamanla olan ilişkisi bakımından birbiriyle iki farklı uçta durduğunu düşünerek soruyorum. Fotoğrafa ağırlık vermende nasıl bir tercih sebebi olabilir?

Hikaye anlatıcısı veya yaşadığım alanın bir tanığı olduğum iki tür durum söz konusu. Son iki kişisel sergimde de daha kişisel yaşanmışlık üzerinden işleyen eserler var. 'Cafe Recordis', Fernando Pessoa ve Italo Calvino gibi Akdeniz edebiyatındaki karakterlerden esinlenip bellek gezintisi, geçmişe dönme üzerineyken; 'Hasta ile Bina' daha Kafkaesk ve bir memur olarak kendimi de tarif ediyor.Bu sergilerde yaşama dair çeşitli notlar, anekdotlar, nefes alma egzersizleri ve onu belgelemek adına da bulunmuş ya da üretilmiş fotoğraflar söz konusu. Bunlar haricinde, daha çok, grup sergilerde veya biriktirdiğim, empati kurduğum hikayelerde kaydetme ve kendindenleştirmek adına çizgiyi veya boyayı kullanıyorum. Dışarıdan aldığım hikayenin izinin bana aitleşmesi veya benim anlatımımla bir hikayeye dönüşmesi de diyebilirim. Bir çeşit aktarıcı olmak gibi... Çizim serileri kapanmayı gerektiriyor. 'Hasta ile Bina' sergisinden sonra pek kapanasım gelmedi; daha soluklu bir şekilde, dolaşma ve küçük nefes aralıkları yakalama üzerine bir şey yapasım var. O yüzden şu süre zarfında çizim yapmıyorum.

Fotoğraflarında değişen coğrafyalar, inşaatlar, kentin kavrukluğu ve tek başınalık hissi varken bazen de karşımıza tekilliğin kasvetini yumuşatan çiftler çıkıyor. Öyle ki birbirine yoldaşlık eden bu nesneler, hayattaki yoldaşlık için bir metafora dönüşüyor.

Fotoğraflarımda o anı paylaşan, hikayenin parçası olan başka bir karakterin varlığı ve bunların cansız nesneler oluşu hoşuma gidiyor; yakaladıkça da belgelemeye çalışıyorum. Yalnız ve muhatapsız hissetmek çok kötü bir duygu ve bu çiftli fotoğraflar biraz o sıkılganlık halinde benzer hisleri paylaşan başkalarının da olabileceği inancıyla ilişkili.

Tasnifleme senin için ne ifade ediyor?

Tasnifleme, biriktirmekle ilişkili olarak ikinci uzmanlık alanım diyebilirim. Eğer biriktirerek, çok parçalı, gündelik bir şeyle ilgileniyorsanız tasnifleme derdiniz olacaktır; ben de mecburiyetten bu konuda bir çalışma alanı geliştirmek zorunda kaldım. Bu biraz küratöryal pratikle de ilişkili bir dert; diyalogların nasıl yan yana geleceklerine karar vermek, bir yörüngenin nasıl bir dile dönüşeceği konusunda bir seçim yapmak hep tasniflemeyle ilgili. Yaşadığım yerlerin küçüklüğünden şikayet etsem de her gün sokaktan bir parçayı evime getirmekle yükümlü hissediyorum, o günü ya da süreci yaşamış olmamın bir belgesini almak gibi. W.G. Sebald’in Satürn'ün Halkaları'nda dediği gibi, Satürn’ün halkası onun atıklarından, yani geçmişinden oluşuyor ve çevresinde dönüyor. Benim de böyle dönen bir halem olduğunu düşünürsem, o dönme halinde izleyicinin dışarıdan çöp olarak görebileceği şeyler zaman zaman benim için kilit noktalara dönüyor. Çalışmalarımda geçmişe dönüşler yapmaya çalışıyorum; 2000 yılına gidip, sonra 2013’ten bir şey ekleyebiliyorum. En büyük kaygım bu kadar biriktirdiğim şeyi bir yere, bir kayda bağlayamamak. Aralarında benim kullanmadığım, ama bir çeşit anahtarcı gibi gerekecek kişiye vermek üzere elimde tuttuğum şeyler de var. Bunları yaşadığım alandan uzak, ama gidip gelebileceğim bir arşiv mekanına ya da kütüphaneye çevirebilirsem en büyük huzuru elde etmiş olacağım.

Çalışmalarında radyoyu bir mecra olarak kullanmayı sevdiğini 'Cafe Recordis' ve '...Ufukta hayal gibi belirmiş bütün değişimler'den görüyoruz. Radyoyla olan ilişkinde Woody Allen’ın Radyo Günleri'ni çağıracak güçlü bir yan var mı?

Benimki tam olarak radyo fetişizmi üzerinden işlemiyor; daha çok radyonun belirsiz ses fikri beni etkiliyor, işitsel olarak insanlara yayılma hali oldukça atmosferik geliyor. Daha uhrevi belki de, sesin bilinmezliğinin halesi. Bir de analog radyonun frekansının tutup tutmaması, cızırtılar, raslantısallık hali cezbedici. Bunun seyahatle ilişkisi de var; eskiden arabayla bir yerden bir yere giderken radyodaki sese sığınılırdı. Özellikle Akdeniz’de sınır ötesi radyolar birbirine karışır, bu frekans geçişlerinde sürpriz dalgalanmalar olurdu. Radyonun bilim kurguyla olan ilişkisi de bana çekici geliyor, Philip Dick’in Albemuth Özgür Radyosu örneğinde olduğu gibi... Bir de işitsel diyaloğun belirsizliğini görsel sanatların içerisine yedirmek, atmosfer yaratmak adına bana önemli geliyor. Radyonun futbolla olan ilişkisi de çok ilgimi çekiyor. Bir anlatıcıyı hiçbir görüntü olmadan dinleyip, oraya ait hissetmek fikri hoş. Berlin’den beni çok etkileyen bir hikaye var: Berlin Duvarı'nın inşasından sonra Hertha Berlin futbol takımının stadı duvarın bir yanına düşüyor. Öbür tarafta kalan taraftarlar duvar yıkılana kadar duvarın ucunda buluşup birbirlerini görmeden ses olarak tezahüratlarını yaparak, birbirlerine destek oluyor. Stadı göremeyen, fiili olarak dahil olamayanların orayı hissetmelerini sağlayan ise ellerindeki radyo. Bu çok güçlü bir his.

Sayfiye Raporu adlı kitap çalışman çocukluğun uzun yaz tatillerini, aynı salıncağın üzerinde gelinen akşamları, bir kırtasiye vitrinine bıkmadan usanmadan günlerce aynı merakla bakabilmeyi, gözün gördüğü her nesneyi ışıltılı bir çekiciliğe bürüyen boş vakitleri hatırlatıyor bana. Bu projeden biraz bahsedebilir misin?

Sayfiye şehirlerinde hayat yazın akar, nüfus artar; bir de orada dört mevsim yaşayanlar vardır. Sonbaharda oralara gittiğinde belki yıllar boyu alınmamış bir ürün ya da yazdan beri kullanılmamış
bir telefon kulübesi karşına çıkar. Bu projeyi hazırlarken geçici olarak parçası olunan bir yerin, parçası olunmadığı anına bakmakla ilgili bir süreç geçirmiştim. Fotoğraflar yaşadığım yere 1-2 saat uzaklıktaki bölgelere yaptığım seyahatlerde karşıma çıkan daha sessiz kalmış, henüz kepenklerini açmamış, sezonunu oluşturmamış hayalet hali gösteriyor; o yüzden sözünü ettiğim biraz da sayfiye yalnızlığı. O sayfiyenin sonbaharında hiçbir turist gelmezkenki zaman dışılığıyla ve yalnızlığıyla empati kurarak, belki onunla benzer bir tutulmuşluktan geçmek gibi. Bu duyguyu Yusuf Atılgan’ın 'Saatlerin Tıkırtısı' öyküsüne çok benzer buluyorum.

Bizim kuşak Türkiye’de popüler kültürün patladığı bir dönemde büyüdü. Senin popüler kültürle aran nasıl?

Popüler kültürün ana akım donelerinden pek fazla hoşlanmıyorum; ama daha arşivsel çalışan bir sanatçı olarak, orada kendine yer bulamamış, bahtsız hikayeleri bulmak adına ben de popüler kültürü eşeliyorum. Bu biraz Perec’in ve Umberto Eco’nun yaklaşımı gibi. Benim popüler kültürle ilişkim, turistik bir gezide bir meydanı ararken saptığın yanlış bir sokağın seni beklenmedik bir hazineyle karşılaştırması gibi... Televizyondaysa nostaljik bir jest olarak ortaklaşa canlı yayın izleme fikrini heyecanlı buluyorum. Bir de tüplü televizyonu severim.

Çalışmalarının makro ve mikro olmak üzere iki ana eksende ilerlediğine inanıyorum. Makro düzeyde ulus-devlet- bürokrasi-kimlik gibi bizi saran, ama bizi aşan konular kafanı kurcalarken; mikro düzeyde gündelik hayatın sıradanlığı, nesnelerin ölümlülüğü, basitliğin zarafeti, nostalji ve melankoli var.

Ben mikro ile makro olanın birbirinden o kadar keskin bir şekilde ayrılabileceği bir hayat görüşüne sahip değilim. O dışarıdaki mesele eninde sonunda benim sokağın başına adım atmamı etkiliyor. Her zaman bu iki alanı dengelemeye çalışıyorum; eğer dengeleyemezsem ürettiğim şeye, yaşama biçimime aykırı davranacakmışım gibi bir hisse kapılıyorum. Yusuf Atılgan’ın Ege taşrasında geçen bir öyküsünde bir kız devamlı pencereden dışarıda top oynayan çocukları izlemektedir; hikaye taşrada yaşayan muhafazakar aile yapısı, oradaki maruz bulunma halinden bahsederken, sona doğru çocuklar arsada top oynamaz olur ve yazar bu durumu “arsanın sesi gitti” cümlesiyle ifade eder. Aslında bu kentsel dönüşüme işaret eden, oranın başka bir şey olacağı, o çocukların artık orada yaşamayacağına ilişkin bir ifade. Bütünden ayrıştırıldığında politik değilmiş gibi görünmekle birlikte, hikayenin tamamına bakınca son derece basit, politik ve herkesi kapsayan bir hale bürünür. Bana kalırsa bu iyi bir dil.

Bir sanatçı olarak hayalindeki çalışma dünyasını anlatabilir misin?

Atölye sanatçısı modeline uymuyorum pek fazla; genellikle üretim süreçlerim kısayken, üretim öncesi araştırma sürecim çok uzun olabiliyor. Yani üç yıl boyunca bir evrak, bir gazete parçası aradıktan sonra, onu iki saatte birbirine ekleyebilen bir mantıkla üretmeyi seviyorum. Bu araştırma ve bulma süreci içinde daha fazla hareket edebileceğim bir alana ihtiyaç duyuyorum; ama devlet memuru statüsünde akademik ortamda çalıştığım için bir yerde vakit öldürme, saatleri bir şekilde dilimlemeyle ilgili sorunlarım var. Bu, kaçınılmaz olarak Türkiye’deki gelir-iş dağılımıyla da ilgili bir problem. Bu durumu aşabileceğim; yürüyerek daha çok araştırabileceğim bir hayat biçimine dahil olmak isterdim.

Peki bir küratör olarak hayalindeki çalışma dünyası nasıl?

Yayın yapabilen ve küçük sergiler düzenleyebilen, çeşitli kurumlardan destek alabileceğim bir ofis/alan keyifli olurdu. Yüksek bütçeli sergiler yerine, orta sınıfı da içine alabilecek daha kapsayıcı çalışmalar yapmak ve genç kuşakla tanınmış sanatçılar arasında diyalog üretebilecek bir zemin yaratmak isterdim. Bu noktada daha gezici, kurumsal baskıyı çok üzerinde hissetmeyen bir alanda durmak benim için daha heyecan verici.

Genç kuşağı nasıl buluyorsun?

Şanslıymış gibi görünseler de şanssız olduklarını ve güçlenme ihtimallerinin zorlaştığı bir alanda varlık göstermeye çalıştıklarını düşünüyorum. Bugünkü genç sanatçılar çağdaş sanat fuarı sonrasına geldiği için her şeyin ticari kodlarla, kurumlar üzerinden çözülebileceğini sanıyorlar. Bir eserlerinin ticari değer olabilme ihtimali zihinlerinde bir baskı olarak varlık buluyor ve buna direnmeleri de tıpkı Muhsin Bey filmindeki gibi pek mümkün olmuyor. Bu durum onları birliktelik adına da güçsüzleştiriyor.

Mars İstanbul’da Mayıs ayında sergilenen son küratörlük çalışman “...Ufukta hayal gibi belirmiş bütün değişimler” sanatçı girişimleri üzerinden bir hafıza çalışmasına da ev sahipliği yapıyordu. Son dönemde arşiv, bellek üzerine sergilerin artışı, yıllarca unutmak üzerine yaşayan, 'her şeyin yenisi makbuldür' anlayışını bellemiş bir toplum olduğumuzu düşününce bir şeylerin değişmekte olduğuna işaret ediyor sanki. Geleceğe dair umudun var mı?

Bunu sadece kurumların yaptığı bir kayda alma haline çekersek umutsuzluğum daha da artacak. Mars İstanbul’daki serginin çıkış noktası biraz bu umutsuzluk hissi ve nedenleri üzerinde bir yerdeydi. Bugün Türkiye’de güncel sanata ilişkin tarihi İstanbul Modern, SALT gibi kurumlar tartışıyor; ARTER ve YKY gibi kurumlar sergileriyle, kitaplarıyla kayda geçiriyor. Bunlar nihayetinde büyük kurumsal yapılar; o mesajı basabilecek ve dağıtabilecek bir güç mekanizmasına sahipler. Kafamda hep “Peki bu güç mekanizması daha orta sınıfa veya düşük bütçeli girişimlere yayılabilir mi?” gibi bir soru var. 90’larda yapılmaya çalışılmış olanı, biz 2010’larda yapabilir miyiz diye bakıyoruz. Son on yıllık süreçte Halil Altındere editörlüğünde çıkan Art-ist ve sonrasında Banu Cennetoğlu’nun girişimciliğinde oluşan BAS bir dönem etkin varlık gösterebildi; şimdilerdeyse faaliyet alanları kısıtlandı, belki de motivasyon azaldı. Çünkü artık çok net şekilde kurumsal bir ilişkiler ağı ve endüstri oluşumu var. Buna karşı sanatçıların da biraz daha fazla refleks göstermesi lazım. Bütçesiz ve cesur girişimler artık haritanın dışarısında kalmamalı. Mars İstanbul’daki sergi öncesinde Twitter’da paylaştığım Bilge Karasu’dan bir alıntıyla bitireyim: "Umutsuzluğun olduğu yerde umut vardır. 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

WE ARE

WE ARE

10 yıl sonra, bir aradalar.

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Mezar Turizm

MEZAR TURİZM

Bu yolculuk bir müzik yolculuğu değil. Metaforik bir şekilde sona doğru da ilerlemiyor. Hikayeyi, Mezar Turizm’in tek elemanı Kerem’den dinliyoruz.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Dilara Fındıkoğlu

DİLARA FINDIKOĞLU

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

MBFWI Backstage: Brand Who

MBFWI BACKSTAGE: BRAND WHO

MBFW Istanbul'un ikinci gününü kapatan Brand Who'nun sahne arkasındaydık.

Storm Is Comıng

STORM IS COMING

PUMA'nın yeni modeli Storm'un Hasköy İplik Fabrikası'ndaki partisindeydik.

EN YENİLER
Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

Kubilay Aka

KUBİLAY AKA

"Hayvanlar; sevgi, vakit ve anlaşılmak ister."

Ayşenil Şamlıoğlu

AYŞENİL ŞAMLIOĞLU

"Sorumlu hayvan sahipliği yüreğinizi bütünüyle ona vermeniz demektir."

Ulaşcan Kutlu

ULAŞCAN KUTLU

"Sevgiyi anlamamış hiçbir insanın hayvan sahibi olmasını istemem."

Müjde Uzman

MÜJDE UZMAN

"Hayvan sahipliği, şartlar ne olursa olsun, fedakârlık ve özveri gerektirir."

DAHA FAZLA