DENİZ AKÇAY KATKISIZ

Kendi Yağında Kavrulan Travmalar

Röportaj:Erman Ata Uncu-Ekim 2013

Fotoğraf:Kardelen Eren

Şimdiye kadar kaç ilk film için “bir filme sığması imkansız sayıda meseleyi aynı potada eritmeye çalışıyor” eleştirisi getirildi, bilinmez. İşte, Köksüz bu tip ilk filmlerle hiç alakası olmayan bir ilk film... Deniz Akçay Katıksız’ın festivalden festivale, ödülden ödüle koşan Köksüz’ünün meselesi de, anlatımı da, oyunculukları da net ve berrak. Hikayenin odağında, İzmirli orta sınıf bir ailenin üyelerinin, baba öldükten sonra kendi rolleriyle giriştikleri sancılı bir hesaplaşma var. Ve isabetli bir şekilde bu sancılar da Deniz Akçay Katıksız için yeterli. Köksüz’ün dünyasında fazlalıklara, sarkmalara ve büyük laflara pek yer yok. Katıksız’ı Venice Days’de yer aldığı Venedik Film Festivali’yle Adana Altın Koza Film Festivali arasında yakaladık, Köksüz’ü konuştuk. 

Hem seyirci hem de festival jürileri nezdinde ilk filmlere pek nasip olmayacak yoğunlukta bir ilgi gördü Köksüz. Bu senin için beklenmedik miydi?

Köksüz’ü çekerken ilk film olmasından dolayı bütün o karmaşa içinde neyi beklediğimi bilmiyordum, açıkçası. Kurgu bittiğinde gözüne güvendiğim birkaç sinemacı arkadaşımı da çağırmıştım. Film üzerine konuşmuştuk
ama ne olacağını hiçbirimiz kestiremiyorduk. “Bu film olmamış” gibi bir şey düşünmedik. Ama yaparken de, kurgu sürecinde de ne beklemem gerektiğini bilmiyordum. Şu an ne desem yalan olur. Umutsuz değildim, çok umutlu da değildim. Tamamen nötr kalma derdindeydim. Ama hikayemi istediğim gibi anlatabildiğimi düşünüyordum.

Kurgu aşamasındayken filmden nefret ettiğini bile söylüyorsun...

Tabii, kurgu öyle bir şey... Bir buçuk ay sürdü gece gündüz. Her gün yatağa “ben ne yaptım, neden yaptım” diye yatıyordum. Beraber izlediğim sinemacı arkadaşlar, böyle bir duyguya gerek olmadığını söyledi. Kurgu bittikten sonra biraz uzak kalıp tekrar izlediğimde, duygusundan memnun olduğumu fark ettim.

Otobiyografik özellikleri de olan bir hikaye. “Bunu ben anlatmalıyım” dürtüsüyle mi yazdın?

Aslında ben otobiyografik bir hikaye olduğunu söylemiyorum. Her zaman bunun kurgusal bir hikaye olduğunu söylüyorum. Ama kurgu da otobiyografik bir zemine dayanır. O da bildiğim evren olan, babanın yokluğu evreni. Onun dışında bu aile, hikaye kurgusaldır. Ne var ki duygusunu ve atmosferini çok iyi biliyorum. Birinci dereceden yakınınızı kaybettiğiniz zaman bütün zeminin ayaklarınızın altından kayması meselesi, ondan sonra bir şeyin sizin için kestirilemiyor olması ve bu durumun önemini yitirmesi, ne yazık ki çok iyi bildiğim bir duygu. Ama asıl derdim, bunu zemine yayarak, bir anne-kız hikayesi anlatmaktı. Burada otobiyografik bir unsur yok. Bir kısmı kendi yaşadığım, bir kısmını, benzer durumları yaşamış arkadaşlarımdan devşirdiğim hikayelerden çıktı. O kadar bana aitti ki başka birisine emanet etmek istemedim.

Bu kadar yakından bildiğin bir duyguyu aktarmak senin için zorlu bir süreç miydi?

Bir sinema izleyicisi olarak ilk filmlerde şunu tercih ettiğimi gördüm; yönetmenin kendi bildiği sularda yüzdüğü bir hikaye anlatmasının bana iyi geldiğini, o duyguyu yönetmenle paylaşmaktan haz aldığımı fark ettim. Yönetmenlerin ilk filmlerinde, illa yaşadıkları değil belki ama dinledikleri, bir şekilde tanıklık ettikleri ama kesinlikle canlarını yakmış, onlarda yer edinmiş bir hikayeden yola çıkmaları gerektiğini savunuyorum biraz da. Eğer kendi hikayenizi yazıp da yönetmek kaygısındaysanız... Zaten ilk film de, kendi dilinizi bulmaya çalıştığınız filmdir. Burada da olabildiğince kendini frenlemek gerektiğini, ustalık dersine soyunmadan samimiyetle anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Herhalde burada temel duygu samimiyet... Bana iyi geliyor. Bunun zorluğu, mesafe kollamak. Çünkü abartmaya çok meyilli oluyorsunuz. Ekstradan bir soğukkanlılığı korumak, sette her gün tekrarlanan bir zorluktu benim için.

Bu yönde etkilendiğin başka ilk filmler var mı?

Çoğunluk’tan çok etkilenmiştim. Anlatım dili ve naifliği dolayısıyla Sofia Coppola’nın Virgin Suicides’ını, Joachim Trier’in ilk filmini çok sevmiştim. Ama böyle listeler verdikten sonra hep kendi kendime kaldığım zaman “Eyvah şu filmler de vardı, niye söylemedim” diyorum. Bunlar ilk aklıma gelenler.

Filmde çeşitli Freudyen unsurlar da var. Evin oğlunun, en yakın arkadaşının annesiyle cinsel ilişkiye girmesi, film boyu konu edilen tıkanık su tesisatı gibi...

Olabildiğince derli toplu, küçük ve sarkmayan bir film yapmayı amaçladım. Süre olarak da 90 dakikayı geçmemesini istedim. Filmle vedalaşmayı becerememiş olmaktan kaçındım. Dolayısıyla kafamda planladığım zaman kısa olduğu için kullanabileceğim metaforları da olabildiğince detaylı ve özenli seçip, titizlikle yerleştirmeye çalıştım.

Film, İzmir’de geçiyor. Tesadüfi bir seçim miydi bu?

Ben İzmirliyim. Yine sırtımı bildiğim bir evrene yaslama arzusu yani. Bir de bana İzmir’in duygusu hep şöyle gelir: Üç büyük şehirden biri olarak adlandırılmasına rağmen aslında bir küçük sahil kentidir İzmir. Çok büyümesini, kendi ederini bir şekilde kendisinin teslim etmesini çok istiyorum. Ama bir şekilde kozasından çıkamamış gibi geliyor. Çok potansiyeli var ama gerçeğe dönüştüremiyor gibi... O yüzden hikayenin duygusuyla da, dokusuyla da örtüştüğünü düşünüyorum.

Filmdeki büyük kızın hala İzmir’de çalışmaya devam ediyor oluşu, çoğunluk gibi İstanbul’a gelmeyi tercih etmiyor oluşu da şehirdeki bu duyguyu destekleyen bir durum sanki...

Evet, hem ailesini bırakabileceğinin mümkün olduğunu düşünmüyor, çünkü ailenin babası konumunda; hem de İzmir’de çalışıyorsanız, maaşınız yeterlisiyle iki seçenek var önünüzde: Ya İstanbul’a gitmek ya da İzmir’in rahatına yaslanmak...

Baba gidince aile dağılıyor. Anne gidince de dağılırdı muhtemelen ama burada bir ataerkillik vurgusu da var mı?

Filmde anne gitseydi de dağılacaktı. Başka dinamikleri olacaktı belki ama yine dağılacaktı. Filmin önermesi hiçbir şekilde “aileyi bir arada tutan babadır” değil. Fakat İzmir’in seçilmesinin sebeplerinden biri de bu... Bunlar aslında orta sınıf, kendi yağıyla kavrulan ve belli ki siyasi seçimlerini ‘muhafazakarlıktan’ yana yapmayan bir aile... Tüm bunlara rağmen damarlarına işlemiş bir muhafazakarlık var. Belki kendilerinin de farkında olmadığı ama yaşadıkları toprakların baskısını iliklerinde hisseden insanlar bunlar. Yurtdışında da çok soruldu. İzmir görece cumhuriyetçilikten yanadır ve daha rahattır diye biliyoruz. Fakat böylesi bir muhafazakarlık da söz konusu...

Ailenin annesinin muhtemelen Doğulu damat adayına “Sizin oralarda, çalışan kadına alışkın değillerdir” demesinde sınıfsal bir kibir mi var?

İroni orada zaten... Bir yandan “çalışan kadına alışık değilsinizdir” derken, diğer taraftan da üç kadının bir adam etmediğine inanıyor. Ailenin üç kadını yemeğe çıkmak istediğinde “Tek başımıza mı?” diyor. Aslında eleştirdiklerinden pek bir farkı yok; bunun farkında da değil.

Bu da biraz önce bahsettiğin ve İzmir’de görülen muhafazakarlığa bir örnek olsa gerek...

Evet. İzmir’de tabii ki böyle düşünmeyen birçok insan da var. 13 senedir İstanbul’dayım. Ailem İzmir’de. Ve İzmir’e her gittiğimde bir tür kontrol mekanizmasının oraya daha da yerleşiyor olmasını can sıkıntısıyla izliyorum.

Rol için baştan beri Ahu Türkpençe mi düşünülüyordu?

Yazarken kafamda Ahu vardı. Birincisi, oyunculuğunu çok beğenirim. Kendisini karakterine adar. Ahu’nun kendini bir şekilde silebildiğini, karakterin içinde eriyebildiğini düşünüyorum. Ne yaparsa yapsın... İster bir dizide başrolde olsun, isterse bir markanın yüzü olsun; bir şekilde inandırıcılığından yitirmez.

Filmde anne-oğulu oynayan Lale Başar ve Savaş Alp Başar gerçek hayatta da anne-oğul. Aynı zamanda anneanne karakterini de gerçek anneannen canlandırıyor. Bunlar bilinçli tercihler miydi?

Anne-oğlun beraber rol alması durumu tesadüfen gelişti. Uzun süren araştırmalar sonunda Lale Abla’yı görüp vurulduk. Üç seneden fazla oldu senaryoyu yazalı. Aslında yazarken oğul karakteri için hep Ahmet Rıfat Şungar’ı düşünmüştüm. Ama tabii o büyüdü bu arada. İşin açıkçası Lale Abla, kendi oğlu Savaş’tan bahsettiğinde de onu seçmelere aldık ve beğendik ama yine de biraz daha Ahmet’e benzeyen birinin peşinden koştuk. Bütün seçmeler bittiğindeyse, hem aile bütünlüğünü korumak hem de Savaş Alp’in enerjisini sevdiğim için onun en doğru kast olduğuna karar verdim. Anneanne içinse; bizim topraklarda o rolü oynayabilecek çok az oyuncu var. Bir kısmı gönül indirmiyor zaten bağımsız filmlere. Diğer bir kısmı da sağolsunlar ama her yerdeler! Bu durumdan çok sıkılmıştım açıkçası. Anneannem önce oynamak istemedi. Ama “film yapacağız, oyuncuya para veremiyorum” diye çok ağladım ve kabul etti.

Köksüz’den önceki Deniz Akçay Katıksız’dan bahsedebilir miyiz biraz?

Bir tane tek başıma yaptığım kısa film var öncesinde. Diğerleri hep deneme olarak kaldı. Gerçekleştirdiğim kısa film de erotomani üzerineydi. Erotomani çok nadir görülen bir psikosomatik hastalık. Bir kişinin görece kendisini olduğundan daha üstün gördüğü veya hakikaten üstün gördüğü bir insana derin bir bağlılık hissetmesi ve öyle bir şey olmamasına rağmen aralarında bir ilişki varmış sanrısına kapılması. Onun ismi de Köksüz’ün İngilizce ismi gibi Nobody’s Home’du. Ama Köksüz’ün tam İngilizce karşılığını bulamadığımız için onu kullandık. Ben Ege Üniversitesi’nden, Radyo-TV Sinema’dan mezun oldum. Uzun süre televizyonda senaristlik yaptım. Sinemayı gözümde kutsallaştırdığım için elim bir türlü sinema senaryosu yazmaya gidememişti. Buna ilk defa Köksüz’le cesaret edebildim.

O zaman bitirmeden bunu da sorayım: Televizyonda da senaryo yazarlığı yapmış birisi olarak bu tarz bir hikayeyi televizyonda anlatabilmek mümkün mü sence?

Hiç mümkün değil. Televizyonla sinema arasında benim için bir geçişlilik yok çünkü televizyonun ne talep ettiğini görüp ona göre hareket ediyorum. Televizyonun kendi dinamikleri ve istekleri var, bunlarla mücadele edemeyeceğimi erken yaşta öğrendim. Sinemada bağımsız film yapmamın yegane sebebi istediğim hikayeyi istediğim şekilde anlatma özgürlüğüydü. Birilerinin baskısı olmadan bunu yapmak gerçekten zorlu bir trekking gibi... Hatta çok daha zorlu yollardan geçtik. Yine de benim için duygusal olarak her şeye değerdi. Bir kez daha yapabilirsem, sinemada ne anlatmak istersem onu anlatmak isterim. 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Dijital Sanatın Yeni Sahnesi

DİJİTAL SANATIN YENİ SAHNESİ

DACO: Adil, sürdürülebilir ve şeffaf.

Burak Deniz

BURAK DENİZ

“Biraz sabırsız ve çoğu zaman kararsızım. Bu iki özelliğim bir kenara, kendimden oldukça memnunum, zira en nihayetinde bunlar beni ben yapan haller ve bütünü olumlu etkiliyorlar.”

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

Rüya Pamuk

RÜYA PAMUK

Rüya'yla konuşmamızın odak noktasında okuduğu, yarıda bıraktığı ya da okuyacağı kitaplar vardı.

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Metin Akdülger

METİN AKDÜLGER

Meğer Metin'e daha soracak çok sorumuz varmış.

MBFWI Backstage: DB Berdan

MBFWI BACKSTAGE: DB BERDAN

MBFWI başladı. Biz de hemen sahne arkasına girdik. Deniz Berdan'la başla

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

EN YENİLER
Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

DAHA FAZLA