MATTHEW MCCONAUGHEY

Konfor alanının dışında.

Matthew McConaughey oyunculuk kariyerine Steven Spielberg, Robert Zemeckis gibi büyük Hollywood yönetmenlerinin ve John Sayles gibi usta bağımsızların filmleriyle başladı. Ne var ki işin kolayına kaçtı; bir dizi romantik komedide ikinci sınıf bir Hollywood yakışıklısı olarak boy göstermeyi tercih etti. Lakin günün birinde bir tür sanatsal rehabilitasyona ihtiyacı olduğunu görmüş olmalı ki aktör olarak kendini baştan yaratacağı bir sürece girdi. O zamandan beridir de ardı ardına prestijli yönetmenlerin filmlerinde etkileyici performanslarla karşımıza çıkıyor McConaughey: William Friedkin ile Killer Joe, Richard Linklater ile Bernie, Jeff Nichols ile Mud... Ama çok iyi eleştirilerle karşılanan bu filmlerdeki performansları birer ısınma turuymuşçasına Dallas Buyers Club ile daha da büyük bir başarıya imza attı. Bu film için 20 kilo veren ve 16 saatlik röportaj kayıtları üzerinde günlerce çalışan aktör ile Toronto Film Festivali’nde buluştuk ve hem bu rol özelinde hem de kariyerinde geçirdiği dönüşüm üzerine konuştuk. Evet, gerçekten “this is happening”. 

Röportaj: Nando Salva - Mart 2014

Fotoğraf: Franco Origlia/Wireimage/Getty Images Turkey

Ron Woodroof’un hikayesinde ilginizi çeken neydi?

Yaşadıkları inanılmaz. Bir öncü sayılır; 7. sınıftan terk bir adamken neredeyse bir bilim insanı oluyor. O zamanlar kimse AIDS’in nasıl bir hastalık olduğunu bilmiyor, hatta doktorlar için bile bir bilinmez. Sonra bütün hayatını içkiyle ve uyuşturucuyla partileyerek geçirmiş bu elektrikçi kovboy çıkıyor ve HIV teşhisi konmuş birinin sağlıklı bir biçimde yaşam süresini nasıl uzatabileceği konusunda uzman oluyor. ABD’de verdikleri reçeteleri beğenmediği için ülkeyi terk etmeye ve yaşam mücadelesine devam edebilmek için Meksika’ya, Tokyo’ya ve dünyanın başka yerlerine gitmeye karar veriyor.

Woodroof’un enteresan tarafı asla bir kahramana dönüşmemesi. Sevilebilecek bir adam oluyor belki ama hayatına bencil ve homofobik biri olarak devam ediyor. Bu karmaşık karakteri nasıl çözümlediniz?

Ailesiyle iletişim kurdum; çok net olarak ‘pisliğin teki’ olduğunu söylediler ve bir anlamda gizli silahım haline gelen günlüğünü verdiler bana. HIV kapmadan önce tuttuğu günlükten bahsediyorum. O günlük hastalanmadan önce nasıl bir adam olduğunu anlayabilmem açısından çok faydalı oldu. İronik biçimde bu hastalık sayesinde hayatında ilk kez uğruna savaşacağı bir amacı olmuş, bir kimlik kazanmıştı. Başıboş dolaşan, kaybolmuş, yalnız bir adamken HIV ona hayatta kalmak için bir sebep vermişti.

Bu karakteri oynayabilmek için fiziksel olarak olağanüstü bir değişimden geçtiniz. Oyunculuk kariyerinizde düzgün fiziğinizin de bir parça rolü olduğunu düşünecek olursak rolün gerektirdiği bu fiziksel değişim sizi hiç ürkütmedi mi?

Perdede kendimi ilk gördüğüm anı hatırlıyorum, gördüğüm ben değilmişim gibi gelmişti, gerçekten; insandan ziyade bir sürüngene benziyordum. Ama açıkçası fiziğimin bozulması, bedenimin şeklini kaybetmesi hiç umurumda değildi. Tam aksine, aktör olarak normalde sahip olduğunuz belli araçları kullanamıyor olmak önemli, çünkü böylece kendinizi tekrar tekrar keşfediyor ve başka araçlar buluyorsunuz.

Aileniz yeni görünümünüze nasıl tepki verdi?

Beni her gün gördüklerinden onlar için büyük bir şok olmadı aslında, ama bir gün kızım “Baba, boynun neden zürafa gibi?” diye sormuştu. Eşim Camilla, her gün biraz balık ve biraz da sebzeden oluşan diyetime konsantre olmama yardımcı oldu. Hep açtım ve sinirliydim. Ağzını havaya açmış yemek için çığlıklar atan bir kuş gibi hissediyordum kendimi. Öte yandan daha az uyku yetmeye başladı ve hafızam çok kuvvetlendi. Bir de sonuçta böylesine bir konsantrasyondan ve soyutlanmadan tuhaf bir haz da alır oldum.

Neden soyutlanmanız gerekti?

Çok kontrollü bir beslenme programı uyguladığım için restoranlardaki her türlü sosyal toplantı birdenbire bana yasaklanmış oldu çünkü aksi takdirde kaçınmam gereken her türlü yiyecek ve içecekle burun buruna olacaktım. Güneşe de çıkmıyordum çünkü benzimin soluk olması gerekiyordu. O yüzden evde oturuyordum. Sonuçta bir münzevi haline geldim. Bu da karakterimin hissettiği öfkeyi biraz olsun tecrübe etmemi sağladı. Çünkü Woodroof’un dünyayla ilişkisi büyük oranda öfkeye dayanıyor.

Dallas Buyers Club gibi bir film günümüzde nasıl bir anlam ifade ediyor sizce? Zira, sanki AIDS geçmişte kalmış bir hastalıkmış gibi bir genel kanı var toplumda, ki muhtemelen yanlış bir kanı bu.

Evet, kesinlikle. Gelişmiş Batı dünyasında artık bu hastalıktan ölünmüyor olsa da insanlar günümüz toplumunda AIDS’in hala varlığını sürdürdüğünün pek farkında değiller. Uzun vadeli etkileri çoğunlukla pek bilinmeyen bazı aşırı ilaç tedavileri görmek gerekiyor. Ayrıca hala toplumda tam kabul görmüyorsunuz, ki bu berbat bir durum. Umarım film bunun değişmesine katkıda bulunur.

Bu karakteri oynamanın kişisel olarak nasıl bir etkisi oldu üzerinizde?

Biraz iç gözlem yapmaya zorladı beni tabii. Bilmiyorum, hepimiz hayatın, ölümün ve insan olmanın anlamına ilişkin daha yüksek bir anlayış geliştirmemize yardımcı olan deneyimler yaşıyoruz. Ben de bu tür deneyimler yaşadım hayatımda; bir tanesi babamın ölümüyle yüzleşmekti örneğin, bir tanesi de karıma evlenme teklif etmekti. “Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum.” diyebilmek için gereken cesareti ve dürüstlüğü kendimde bulmak hayatımı değiştirdi gerçekten. Bir de baba olmak tabii; o da büyümeme yardımcı oldu. Sekiz yaşımdan beri iyi bir baba olacağımı biliyordum. Bunca yıldır oynadığım rollerden bazılarına çok şey borçluyum kesinlikle. Bu da o rollerden biri.

Evliliğiniz ve baba olmanız meslek yaşamınızı nasıl etkiledi?

Gelişmesine katkıda bulundu. Harika kadınlar girdi hayatıma ama Camilla’yla tanışmadan önce acelem yoktu. Evlendiğim zaman evli kalmak istiyordum, bir hata yapmak istemiyordum. Ve şimdi mesleğim konusunda hem daha fazla heyecan hem de daha fazla dehşet duyuyorum. Bu iş beni her zamankinden fazla tatmin ediyor ve sanırım artık daha iyi bir aktörüm. Eminim ki, bunu biraz da özel yaşamımdaki konfor ve istikrara borçluyum.

Son zamanlarda, hakkınızda yazılan hemen yer yazının başlığında ‘yeniden yaratmak’ ifadesine rastlanıyor. Gerçekten kendinizi yeniden yarattığınızı düşünüyor musunuz?

Bu biraz fazla güçlü bir ifade ve şöyle bir gerçek var ki bunun için özel bir strateji izlemiyorum. Hayatımı ya da kariyerimi o şekilde planlamam. Şunu söyleyebiliriz belki sadece; aynı kitabın yeni bir bölümüne geçtim. Bilinçli olarak kariyerimi biraz hareketlendirmeye karar verdim ve alışılmış kalıplara uymayan, neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin herhangi bir ahlaki mutlakçılıktan ziyade insanın gerçekliğine dayanan karakterler araştırıp bulmaya başladım. İyi projeler olduğunu düşündüğüm bazı aksiyon ya da romantik komedi filmlerini, müthiş ücretler eşliğinde teklif edilmiş olmalarına rağmen “Hayır, şu anda benim için uygun değil.” diyerek geri çevirdim. Killer Joe, Magic Mike, sonra Mud ve Dallas Buyers Club’ı yapana kadar bir buçuk yıl çalışmadım.

Bu kararınızdan pişmanlık duymaktan korktunuz mu hiç? Ya bir daha telefonunuz çalmasaydı?

Bazı tereddütlerim oldu tabii. Ama dünyaya yeni gelen bir oğlum vardı ve endişeye kapıldığımda şu anda oğlumla ilgilenmek yapabileceğim en güzel şey diye düşünüyordum. Aile insana yapacak bir şey veriyor, üstesinden gelmen gereken bir şey. Aile sahibi olmadan önce çok fazla boş cumartesin oluyor, ki bu başına bela açabilir. Geriye dönüp bakınca, bir süre oyunun dışında kalmak bana yeniden biraz sıradanlık kazandırdı ve insanların benimle ilgili kimi önyargılarından kurtulmalarını sağladı diye düşünüyorum.

Gerçekten nasıl oldu da isminiz bir anda romantik komedilerle özdeşleştirilmeye başladı?

Bakın, ben hep iyi yönetmenler için güzel hikayeler anlatmak istedim, onun için Steven Spielberg ile Amistad’ı, Robert Zemeckis ile Contact’i yaptım ama o iki filmden sonra pek az iyi teklif geldi. Evet, The Newton Boys ve Two for the Money’de oynadım ama onlar da gişede iş yapmadı, buna karşılık How to Lose a Guy in 10 Days gibi filmler çok iş yaptı.

O romantik komedilerle gurur duyuyor musunuz?

Kesinlikle. Pişmanlık duymak çok kibirli bir tavır olurdu. Bu hayatta yaptığımız her şey bir planın parçası, ama o planın nasıl bir plan olduğunu anlamak her zaman pek kolay olmuyor. Sonunda anlıyorsun ama bu bazen bir gün, bazen bir yıl, bazen de bütün ömrünü alıyor. Bu romantik komediler benim için iyi oldu, ben de o filmler için iyiydim diye düşünüyorum. Olağanüstü iyi ücretlerle çalıştım. Dolayısıyla bugünkü gibi yaşayabiliyorsam ve çocuklarımı iyi koşullarda büyütebiliyorsam, bunu o filmlere borçluyum.

Bundan sonra The Wedding Planner ya da Ghosts of Girlfriends Past gibi bir film daha yapar mısınız?

Yeniden mi? Neden olmasın? Kariyerimin gidişatından gayet memnundum. Sorun şuydu; yaptığım filmlerin ya da bana gelen senaryoların bir kısmı, ister romantik komedi ister aksiyon olsun, yeterince iyi değil gibi gelmeye başlamıştı. Bu da kendimi sorgulamama yol açtı. Biraz korku duymak, yapıp yapamayacağımdan emin olmadığım rollerle yüzleşmek istediğimi fark ettim. Bilirsiniz, romantik komediler hafif filmlerdir. Hiçbir zaman yüksek riskli projeler değillerdir. Yani, ne aşk ne nefret fazla güçlüdür, acı hiçbir zaman çok sert yaşanmaz çünkü öbür türlü film ne komik ne de romantik olur. O zamanlar gerçek aşk, gerçek kahkaha, gerçek acı, gerçek hazla dolu, son derece maceralı bir hayatım vardı ve bu yeni kişisel deneyimlerimi oyunculuğa aktarmak istiyordum. Ama sonra, kariyerimle ilişkimi yenilemek istedim. Tıpkı bir kadınla ya da bir arkadaşınla ilişkinde olduğu gibi; bazen işler ne kadar yolunda giderse gitsin ortalığı biraz karıştırmak istersin.

Peki, son olarak, diyelim ki televizyon seyrediyorsunuz ve tesadüfen o komedilerden birine denk geldiniz. Ne yaparsınız? O kanalda kalır mısınız?

Hayır, ama zaten A Time to Kill ya da Lone Star gibi filmlerimden birine rastlasam da kalmam. Hep kanalı değiştiririm çünkü kendimi ekranda görmekten çok rahatsız oluyorum. “Yönetmen neden o çekimi tercih etmiş ki? Çok daha iyileri vardı.” falan diye düşünmeden duramıyorum. Ama galiba kendime biraz daha katlanabilmeyi öğrenmeye başladım son zamanlarda. 

Dallas Buyers Club, 2013
BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Yeni İnsan

YENİ İNSAN

Gündüz Vassaf XOXO The Mag için yazdı.

Şehirlerin Şarjı Bitmez

ŞEHİRLERİN ŞARJI BİTMEZ

Güne hazırsınız, otomobiliniz de öyle.

Sosyal İzolasyonda Skın-Fastıng

SOSYAL İZOLASYONDA SKIN-FASTING

Cilt bakımı rutininizi durdurduysanız, tekrar düşünün.

Değişik Bir Gün

DEĞİŞİK BİR GÜN

Başlıyoruz.

Az Kaldı

AZ KALDI

Otomobile atlayıp şehri yaşamaya.

Rebırth

REBIRTH

Adı üstünde işte, yeniden doğuyoruz.

Şükrü Özyıldız

ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ

Şapkasını kapının dışında bıraktı. İçeri girdi, elimizi sıktı, karşımıza oturdu; arkadaşımız oldu.

Best Frıends: Ece Çeşmioğlu

BEST FRIENDS: ECE ÇEŞMİOĞLU

Ece Çeşmioğlu ve Taner Ölmez'le sohbet ettik. Daha doğrusu onlar etti, biz dinledik.

Evdeki Saat

EVDEKİ SAAT

Grubun beyni ve şimdilik tek üyesi Eren Bagi’yleydik.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Lyn Weıscz

LYN WEISCZ

Lynskiii, telefonun öbür ucunda.

A’dan Z’ye Moda Haftası

A’DAN Z’YE MODA HAFTASI

Moda haftasının hengamesi ve bütün yaşananları alfabedeki harflerin öncülüğünde inceliyoruz.

EN YENİLER
Beğeni Üzerine

BEĞENİ ÜZERİNE

Ali Akay, XOXO The Mag için yazdı.

Zızı Donohoe

ZIZI DONOHOE

Zizi Donohoe ile güzellik üzerine biraz laflıyoruz.

Franz Ferdınand

FRANZ FERDINAND

Franz Ferdinand ile İstanbul konserlerinden hemen önce buluşmuştuk.

Bir Küresel Moda Dosyası

BİR KÜRESEL MODA DOSYASI

Küresel moda markalarını mercek altına alıyoruz.

Erol Tabanca & İdil Tabanca

EROL TABANCA & İDİL TABANCA

OMM'u Kengo Kuma'dan dinledik, şimdi sıra işin kalbi olan ikilide. Biz bu ikilinin sohbetine müdahil olmaktansa şahit olmayı tercih ediyoruz.

Jonathan Anderson

JONATHAN ANDERSON

JW Anderson’ın kurucusu ve Loewe’nin Kreatif Direktör’ü Jonathan Anderson’ın yükselişi hız kesmiyor. Erkek kıyafetleriyle başlayıp kadın tasarımlarına varan serüvenin tanığıyız.

DAHA FAZLA