MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

Röportaj: Nevşin Mengü - Haziran 2015

Fotoğraf: Gökhan Polat

Size bir sır vereyim mi? Televizyon ekranındaki erkekler makyaj yapar. Hele bazıları epey çok yapar. Bizden bir tık eski jenerasyon, makyajını sabah yapıp yayın saatine kadar da öyle gezerdi. O makyajlı erkeklerin arkasında, efendim, çok kuvvetli kadınlar var. Eşlerinden, kızlarından bahsetmiyorum, bildiğimiz profesyonellerden, ekmeğini taştan çıkaranlardan bahsediyorum. Bakmayın siz, televizyon dünyasında kadın olmak zordur. Süs bebeği gibi, sadece giyinip süslenip önüne yazılanı okumuyorsan, “Ben kendi yarattığımı ekrana koyacağım.” diyorsan, cam tavan değil, bildiğin beton duvar çıkar karşına. Bu röportajda, o beton duvarı yıkmış, makyajlı erkeklerin beyni olmuş bir kadını okuyacaksınız. Huzurlarınızda Mine Özbek…    

Mine anlatsana biraz, sen hep başarılı erkeklerin arkasındaki kadın mısın?

Önce Uğur Dündar, şimdi Ahmet Hakan... İstemeden oldu. Bir anda kendimi o erkeklerin arkasında buldum. Muhabirlikle başladım. Tabii o zamanlar gizli kamera muhabirliğiyle...

Uğur Dündar ile başladın, değil mi?

Evet, 1995 yılında.

O meşhur mutfak bastığınız zamanlar mı?

Daha da öncesi. O gıda terörü haberlerine gelmeden önce. İlk haberimde, Cankurtaran'daki Zührevi Hastalıklar Hastanesi, namıdiğer Can Can'a bir hayat kadını rolüyle girdim. Aksaray'da Çardak Müzikholü'nde…

Ne diyorsun, dur bir dakika, baştan al. Sen aslında muhabirsin, ama o zamanlar muhabirlik böyle yapılıyor. Sen birinin kılığına giriyorsun, ve gizli kamera ile, işin aslı nedir, ne oluyor diye bakıyorsun. Şimdi böyle bir şey yok tabii, gizli kamera kullanmak bir kere yasa ile çok sınırlandı… Nevşin, o Zührevi Hastalıklar Hastanesi aslında yarı cezaeviydi. Ve ancak ahlak polisi tarafından bir müzikholde falan yakalandıysan, o operasyon neticesinde, HIV taraması yapılmak üzere bu hastaneye sevk ediliyordun. Oraya gizlice girip de, o hastanenin koşullarına dair görüntü alan daha önce hiç olmamıştı. Fotoğraf dahi yoktu. Arena istihbaratına çok sayıda yabancı uyruklu hayat kadınından, “Koşullar çok kötü, hastanede sular akmıyor, kanlı battaniyeler veriliyor, yatak yok, masaların üzerinde yatıyoruz.” diye ihbarlar geliyordu.

Senin hayat kadını kılığında hastaneye girmen kimin fikriydi peki? Uğur Dündar'ın mı? 

Hayır, tamamen benim fikrimdi. O zamanlar kendi kendimle yarışıyordum. Yani hiç yapılmamış haberin kalbinden, merkezinden haberler yapmak istiyordum. Ben iletişim fakültesi okumadım, bu mesleğe hosteslikten geldim; o zamanlar bende alaylı olmanın getirdiği müthiş bir hırs vardı. Bu işin eğitimini almışları nasıl geçerim diye düşünüyordum, bunun arayışındaydım. “Daha çok koşmalıyım, daha çok çalışmalıyım” diye kendimi motive ediyordum. Ve burada o hastaneye girmemin yolu, ancak öyle bir operasyonda şahsen yakalanmaktan geçiyordu. Yakalanma sahnesini kurgulayabildim. Bizim şoförlerden birini, kulakları çınlasın, Yasef Abi'yi ayarladım. Birlikte müzikhole gittik, oturduk bira içtik. Polisler içeri girdiğinde benim kimliğimden habersizlerdi ama onların yanında çekim yapan açık bir Arena kamerası vardı. Sözde, yakalanan bir hayat kadını gibi sevk zincirinin içine girmeyi becerdim. Sevk zinciri tabii aslında çakmaydı, o çakma sevki de, sağ olsun, o zaman üst düzey bir emniyet mensubu ayarlamıştı. Ama o hastanede kaldım, bütün bir gün ve gece… O HIV taramasından geçtim. Aslında, amaç bir macera yaşamak değildi. Amaç, halk sağlığını tehdit eden bir durumu kamuoyuna göstermek, o duruma dikkat çekmekti.

Sene 1995, burası Türkiye, sen hayat kadını kılığına giriyorsun; bunu annene babana, eşine dostuna nasıl izah ettin?

Herkesten, ama herkesten, gizledim. Bunu gerçekten paylaşmak mümkün değildi. Babam rahmetli, ama anneme bile söylemedim. Bir tek, o da başıma bir şey gelirse diye, ablama söyledim. Ben tutkuyla adanmaya inanıyorum. Sadece haberi çıkarma anını düşünüyorsun. Haberi çıkarmak için yaşadığın adrenalin, isteğin, o yoldaki bütün zorlukları göz ardı etmeni sağlıyor. Yakalandım da… Hastanede başhekim benden şüphelendi. Bahçedeydim, beni yukarı çağırdı. “Sen hayat kadını olamazsın, gazeteci misin?” dedi. 

E, ne yaptın?

İşte orada iyi bir kriz yöneticisi olduğumu gördüm. Benim THY'de VIP'de çalıştığım yıllarda, bir kere kartım kaybolmuştu. Yenisini çıkarttırdım. Sonradan eski kartımı buldum, hatıra olarak sakladım. O kart cüzdanımdaydı. Başhekime, “Ben THY'de pilotum, Cumhurbaşkanı ile uçuyorum, bir arkadaşımızın kız arkadaşı için o Çardak Müzikholü'ne girmiştik, polis arada beni de buraya sevk etti, utancımdan ses çıkaramadım.” dedim. O anda, birkaç saniye içinde böyle bir hikaye kurguladım ve ağlamaya başladım, orada da rol kabiliyetim olduğunu gördüm. Başhekim ikna oldu. “Ah kızım, ben zaten senin hayat kadını olmadığını anlamıştım, çok tertemiz görünüyorsun.” dedi. “Lütfen normal sevkle buradan çıkayım.” dedim, kabul etti. Orada öyle yırttım. Daha da önemlisi, biz Uğur Dündar ile daha sonra yüzleşme için hastaneye baskına gittik. Kameraların önünde Uğur Dündar başhekime “Bu hanımefendiyi tanıyor musunuz?” diye soruyor. Adamcağız da, yazık, benim kimliğime o kadar inanmış ki, “Tanıyorum, pilot kendisi.” diyor. Ama tabii sonunda o hastane kapatıldı.

Ve sonra?

2003 yılında Arena'nın ilk Genel Yayın Koordinatörü oldum. Uğur Dündar, hem mesleğe başlarken benim içimdeki o cevheri, hem de açık kameraya geçtikten sonra haberlerde gösterdiğim başarıyı görmüş… Hazır genel koordinatöre de ihtiyaç varken, “Bir ilk olsun, bir kadın olsun.” dedi.

Ne hissettin?

Çok duygulandım. Meslekle ilgili üniversite eğitimi almamış, ama iyi bir TV habercisi olmak için uğraşmış biri olarak, hem de bütün erkek meslektaşlarım o pozisyon için uğraşırken, takım kaptanı seçilmek benim için çok gurur verici oldu. Bu iş takımla oluyor. Ama Uğur Dündar'ın, benim planlama koordinasyon becerime, insani özelliklerime de inanarak bana o görevi teklif etmiş olması hayatımda başıma gelen en önemli şeylerdendir.

O zamanlar da Arena, Arena'ydı…

Tabii, “Bu hafta ne bomba var?” diye sorarlardı.

Ekip de sert ekipti, erkek yoğunlukluydu, Tuncay Özkan'lar vardı mesela, kendini nasıl kabul ettirdin?

Kolay olmadı. Ben buna “insani ilişkiler” diyorum. İnsanları takım çalışmasına inandırmak... Çok şey öğrendim. Mesela yöneticilikte herkesle iyi olmak zorunda değilsin, işin çıkarılabilmesi için gerekli parametreleri devreye sokmak zorundasın, bunu öğrendim. Mine olarak daha yumuşak, daha kibar biriyim, ama iş hayatında iş önce gelir, duyguları bir kenara bırakmak lazım. Muhabirlikten geldiğim için muhabirle nasıl konuşulacağını biliyorum, kameramanın çilesini biliyorum. İyi bir yöneticilik dönemi geçirdim. Hala arkadaşlar telefon açarlar, “Abla, senin kıymetini bilememişiz.” derler.

En sevmediğin çalışan tipi nedir?

Bana bir işin nasıl olmayacağını anlatanları hiç sevmem. Ben şöyle çalışırım; ya bir yol buluruz ya da bir yol yaparız. Hayatımda başarı gösterdiğim bütün haberlerin arkasında yeniden bir yol yapmak var. Önce sen inanacaksın, inanınca zaten yolun yarısını alıyorsun. Öngöremediğin şeyler olabilir, o yüzden iyi bir kriz yöneticisi olmak zorundasın. Haber dediğin zaten risktir. Bakma sen, şimdi yaptığımız habercilik değil. Bize sunulandan bir şey diziyoruz. Bizim habercilik yaptığımız dönemde, gündemi bizzat biz belirlerdik. Bir çocuk evi, bir huzurevi, dayak skandalları, istismarlar… Bunları biz bizzat belgelerdik ve Türkiye'nin gündemine otururdu. Bugün bunları ancak, içeride bulunan biri, bir çocuk ya da vicdanlı bir görevli bir cep telefonu aracıyla çekerse haber yapabiliyoruz. Çok komik bir ülkede yaşıyoruz, gelen cep telefonu görüntüsünü yayınlayabiliyoruz, ki o da bir gizli çekim; ama bir gazeteci, istismarı belgelemek için, kamu denetimi adına gizli çekim yapamıyor.

Meslek öldü mü sence?

Türkiye'de öldü, evet. Ben 2011'de Arena Genel Koordinatörlüğü'nü bırakmak durumunda kaldım, Sorumlu Editör olarak Tarafsız Bölge yapımcılığına geçtim. Ve o günden bugüne, bir huzurevinde, yurtta vesaire, istismarı belgeleyen bir gazetecinin çekimini görmedim; sene 2015. Biliyoruz ki, birçok kurum denetimsiz ve gazetecinin asli görevi kamu adına denetim yapmak. Biz gıda terörü adı altında, mutfak denetimlerine de böyle başladık. Ne yiyoruz ne içiyoruz, kamu adına denetleyelim istedik. Gazetecilik kalmadı memlekette, biliyoruz, sansür diz boyu, ancak “dedi ki” haberleri yapılıyor. “Bakan dedi ki…”, “Erdoğan dedi ki…” gibi. Ama yine de Tarafsız Bölge bir marka oldu, her sesin yer bulduğu, her şeyin tartışıldığı bir programdan bahsediyoruz. Bundan çok gurur duyuyorum. Ben Tarafsız Bölge'yi 2011'de devraldığımda, en başta Boratav ve Barış Tünay, Tarafsız Bölge'nin bir marka olmasını istediklerini söylediler. Haber, aslında, en zor marka yönetimi. İster haber bülteni, ister haber programı olsun, izleyicide, “benim merak ettiğim konu burada enine boyuna konuşuluyor” algısını oluşturuyorsa, o bir başarıdır.

Bütün konukları ve programın başlığını sen mi seçiyorsun? Anlatsana biraz, bir sorumlu editör ne yapar?

En başta, ne pişecek, ne konuşmalıyız, ne konuşturmalıyız, bunları belirliyorum. Dün mesela, 7 Haziran'a seçime giderken, iki araştırmacının yaptığı araştırmaları konuştuk. Neden yaptık? Biri Açık Toplum Vakfı'nın seçmen araştırmasıydı, sonuçları Salı günü açıklanmıştı, Çarşamba günü tartışmak için çok güzel bir konu başlığıydı. Süreç seçim süreci, herkes seçmen algısını, oy oranlarını merak ediyor. Diğeri de Metropol'ün araştırmasıydı. Gündeme gidebilecek en sıcak konu üzerinden gidiyoruz. Bazen konuyu iki gün önce belirliyoruz ve ben editoryal olarak içini çalışıyorum. Bu konu başlığını kimlere tartıştıralım, hangi uzmana soralım, onu belirliyorum. Bazen de, konuyu önceden belirliyorsun, ama bir son dakika gelişmesi oluyor ve her şey değişiyor. Mesela Ceylanpınar'a havan topu düşmüştü, ben o gün aslında bambaşka bir program hazırlamıştım, ama saldırı olunca, daha önce ayarladığımız bütün konukları can hıraş iptal ettim. Programı saldırıyı konuşacak biçimde sil baştan son birkaç saatte kurdum. Kıdemli bir yapımcının tecrübesi işte orada ortaya çıkıyor.

Sende acayip bir telefon defteri vardır.

Müthiş. Telefonum gitti mi mahvoldum, yandım demektir. Bunun şöyle bir güzel tarafı var; yayına çağırdığın her insan yeni bir hikaye demek. Okeye dördüncü çağırmıyorsun, yayına bir görüş alıyorsun. Bu da müthiş bir haber zenginliği yaratıyor.

Sen gösterişli, sarışın, uzun boylu bir kadınsın. Allah aşkına çağırdığın konuklardan asılan olmuyor mu?

Oluyor.

Nasıl savuşturuyorsun?

Herhalde nezaketimle; bu o kadar ince bir çizgi ki… Zaten zarif bir insanım, böyle bir hamle karşısında daha da zarif davranıyorum, gelen iltifatlara, “o sizin güzel bakışınız”, “çok kibarsınız” gibi cevaplar veriyorum.

Ne diyorlar mesela, nasıl hamle yapıyorlar?

Bir kere, benim özel hayatımı çok merak ediyorlar. İşim öyle ki, çağıracağım konukları bazen gece 11'de, bazen sabahın köründe arıyorum. Nasıl bir kadınla muhatap olduklarını merak ediyorlar, evli miyim, erkek arkadaşım var mı, çok merak ediyorlar. Tabii bakma, artık erkekler için de kendini böyle bir hamle yaparak deşifre etmek çok kolay değil. Çok uygun ortam olmazsa, hamle yapamıyorlar. Ben de ortam oluşmasına hiç fırsat vermiyorum. Tecrübeliyim, çünkü sahadan geliyorum. Ama artısı var, onu söyleyeyim. Bu bedende olduğum için, bence birçok kez, erkeklere açılmayacak birçok kapı bana açıldı. Ben bunu kullandım da ister istemez, haber odaklı düşündüm, ve bu da bana bir artı getirdi.

Çok yoğunsun, program 21:00'da başlıyor, 23:30'da bitiyor. Geceleri eve kaçta gidiyorsun?

En erken 01:00 gibi gidiyorum. Eve gittiğimde maratondan yeni çıkmış gibi oluyorum. Yayının adrenali hemen düşmüyor, ılık bir duş alıyorum, ılık bir süt içiyorum. Uyumam yine en erken 02:30'u buluyor.

Erken de kalkıyorsun, bir ara Kickbox yapıyordun...

Bir dönem yaptım, daha sonra kolumu sakatladığım için ara vermek zorunda kaldım. Kickbox'a başlama hikayemi de anlatayım. Bir akşam bir davetten dönerken, sokakta tacize uğradım. Arabadan indim, davet için şık giyinmiştim, ellerim doluydu; bir elimde çantam, diğer elimde kuru temizlemeden aldığım kıyafetlerim. Bir kişi arkadan saldırdı. Allahtan, refleksle doğru hareketi yaptım. Dirseğimle geriye doğru vurdum. Ve o olaydan sonra kendimi savunmayı öğrenmeye karar verdim. Şimdi kendimi çok güvende hissediyorum. Bir de bu aralar bol bol yüzüyorum.

Sürekli iştesin, sürekli çalışıyorsun. Sosyal hayatın var mı?

Var, çok da arkadaşım var. Nevşin, inan hayat, iyi planlama işi. Arkadaşlarımla icabında sabah 8'de kahvaltıya gidiyorum. Yayınım olmadığı zamanları çok iyi planlarım. Konser, sinema hiç kaçırmam. Çok ağır bir iş yapıyoruz, ruhumuzun temizlenmesi lazım, o elektriği atmamız lazım. İyi bir parti kızıyımdır, yakın çevrem bilir. Sabaha kadar dans ederim. Bir grubum var benim, bir çıkarız, dört kapı. Sabaha karşı döneriz. İş yerinde ciddiyim, tatilimde iyi eğlenirim.

Ahmet Hakan ile çalışmak zor mu?

Çok kolay, çok rahat. Ahmet Hakan çok profesyonel. O, benim en büyük kazanımlarından birisi. Çünkü bu işte, sunucunun sana direksiyonu verebilmesi çok önemli. Her zaman ekranın önünde olan insanların egosu vardır. Uğur Dündar gibi Türkiye'nin starıyla çalıştım, çok profesyoneldi. Onunla çalışmak tıpkı Amerikalı bir televizyoncu ile çalışmak gibiydi. İşe saatinde gelir, saatinde gider, yeni işe başlamış bir muhabir heyecanıyla çalışırdı. Ahmet Hakan da, çok iyi bir profesyonel. “Mine Özbek demek Ahmet Hakan demek” nezaketini gösterebilen birisi, bu çok önemli.

İzleyici, Tarafsız Bölge'ye gelen konukları Ahmet Hakan'ın belirleyip, çağırdığını düşünüyor. Aslında kumanda sende... 

Türkiye'de yapımcılık ve marka yöneticiliği yapan yapımcı bilinmiyor. Ben bu markayı yönetiyorum. Bu markaya iyi gidecek kumaşları, renkleri seçiyorum. Girişi nasıl olmalı, çıkışında ne olmalı, bu çerçeveleri çiziyorum. Bunları uzun uzun düşünüyorum. Sadece senin gibi bu piyasanın profesyonelleri benim bu işi arkada yaptığımı biliyor. Türkiye'de bu müessesenin oturması lazım.

Ekranın önünde olmak istemedin mi?

Önünde olduğum dönemler de oldu. Ben ekran önünde olmayayım, ekrandan kaçayım diye bir tercihim olmadı. Ama bu alanda müthiş bir boşluk gördüm ve buraya yöneldim.

Bundan sonraki hedefin ne?

Kafamda, inanmayacaksın ama, haber değil, bundan sonrası için bir şov programı var. Skeçlerini kendi yazdığım, bir partnerle beraber ekranda olacağım bir program. Aslında partnerimin kim olacağını bile kendi kafamda belirledim. Bir de kitap yazıyorum; adı Atın Ölümü Arpadan Olsun. O dönem hatırlarsın, HIV dosyası yaparken, HIV taşıyan hayat kadınlarıyla bile birlikte olmaya razı olan erkeklerin haberlerini yapıyorduk. Bu isim de oradan geliyor. Kitapta muhabirlik yıllarımı, başımdan geçenleri anlatıyorum, Uğur Dündar'a olan vefa borcumu da ödemek istiyorum. 

 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

Walk Don’t Run İle Tanışın

WALK DON’T RUN İLE TANIŞIN

İçeri lütfen, ama koşmadan.

Tennıs Remıx

TENNIS REMIX

Ali, Leyla, Ece, Mehmet ve Fırat'la Lacoste'un Tennis Remix koleksiyonunu keşfediyoruz.

Tarık Tolunay

TARIK TOLUNAY

"Bir fikri ve hikayesi olan her NFT değerlidir."

Yemek ve şarap eşleşmesi

YEMEK VE ŞARAP EŞLEŞMESİ

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.” Nikos Kazancakis

Cem Yiğit Üzümoğlu

CEM YİĞİT ÜZÜMOĞLU

'Fatih Sultan Mehmed'i hiç böyle görmediniz' diye bir spot yazsak, click-bait'e kurban gitmiş olur muyuz?

Mete Yafet

METE YAFET

“Sanat öğrenilen programların veya tekniklerin değil kişinin iç yolculuğunun göstergesidir.”

Dört Nikah Bir

DÖRT NİKAH BİR

Güzel elbiseler içindeki güzel kadınlara bakmaktasınız.

MBFWI Backstage: Giray Sepin

MBFWI BACKSTAGE: GİRAY SEPİN

Giray Sepin'le MBFW Istanbul'un üçüncü günündeyiz.

Punch and Judy

PUNCH AND JUDY

Uçsuz bucaksız bir alanda birbirinden farklı iki karakterin ilişkisine tanıklık ediyoruz.

Instagram Pets: Shrampton

INSTAGRAM PETS: SHRAMPTON

Shrampton ile oturup sohbet edebilir, üstü açık arabasıyla Malibu sokaklarında gezebilirsiniz.

EN YENİLER
Bedirhan Soral

BEDİRHAN SORAL

"Günümüzde doğanın bize verdiği mesajları hepimiz çok net görüyoruz."

Dilan Bozyel

DİLAN BOZYEL

"Küçükken, benden yedi yaş büyük ablam 501'ini giydiğinde hayran hayran izlerdim onu. 501' ini giyer, Madonna'nın kasetini açar dans ederdi."

Songül Haydarpaşa

SONGÜL HAYDARPAŞA

"Benim en eski parçam 90-00 lerden Levi's bir elbise. Hala ilk günkü kadar güzel ve iyi durumda."

From Ego-Centrıc To Eco-Centrıc: Sürdürülebilirlikte Bireysel Duyarlılık ve Moda

FROM EGO-CENTRIC TO ECO-CENTRIC: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTE BİREYSEL DUYARLILIK VE MODA

Artık doğaya yalnızca bakmıyor, onu görüyor ve anlıyoruz.

Levı's® 'Daha İyi'yi Nasıl Okuyor?

LEVI'S® 'DAHA İYİ'Yİ NASIL OKUYOR?

Mevsimler için değil, nesiller için tasarlayarak.

DAHA FAZLA