KORAY ARİŞ

Gör, dokun, hisset.

Koray Ariş'in heykelleri, sadece uzaktan bakmakla yetindiğiniz geleneksel işlerden çok daha fazlası. Üzerine binebildiğiniz, sallayabildiğiniz ve vurmalı bir enstrüman gibi çalabildiğiniz bu heykeller, kimi zaman izleyiciyi içsel dengelerinin bir parçası haline getirirken kimi zamansa ritmini bütün dokunsallığıyla hissettiren kadim bir şaman ayinine davet ediyor. 60'lı yıllardan beri Türkiye'de sanata dair özgün ve yenilikçi bir anlayışın yolunu çizen sanatçıyla, son dönemdeki çalışmaları ve heykelin güncel sanattaki yeri üzerine konuştuk.

Röportaj: Serhat Cacekli - Haziran 2015

Fotoğraflar: Gökhan Polat

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne dönüştürüldüğü kritik yıllarda sanatın içinde yer alan bir isim olarak, Türkiye'deki sanat eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanat öğrencilerine ilk önce gezmeyi ve bakmayı öğretmek lazım. Çünkü Michelangelo'nun neden bu kadar başarılı olduğunu ancak işlerini gördüğünüz zaman anlıyorsunuz. Onun heykellerinde, oluşturduğu figürün ve formun dengesini bozacak hiçbir unsura yer yoktur. Gördükleriniz ve öğrendikleriniz sonrasında da kendinize özgü bir şeyler çıkartmanız gerekli. Ben, her zaman, özgünlüğümden ödün vermeyerek, farklı şeylerin arayışında oldum. Anlayanı az olan plastik sanatlar ortamında, önemli olan sanatçının özverili olup kendini kandırmaması.

Ve dahası, öğrenci olmanın üstüne sanat ortamını farklı kimliklerle, akademisyen ve sanatçı olarak da tecrübe ettiniz. Bu açıdan baktığınızda sanatçı olmayı nasıl değerlendirirsiniz?

Sanat, profesyonel olarak içine girdiğinizde zor olan bir alan. Sanatın dışında olan insanlara bunu anlatmak ise daha zor. Amatörce ilgilenmek bir tarafa, profesyonel olarak bir sergi çıkartmaya uğraştığınız anda bunu hissediyorsunuz ve bu kavram beni çok etkiliyor. İki-üç senedir üzerinde çalıştığım işler atölyemden çıkarak galeri mekanına gittiği zaman olay biraz farklılaşıyor. Galeri mekanında sergilenince eserinize karşı bir yabancılaşma yaşıyorsunuz. Atölyenizde aylarca vakit geçirdiğiniz, üzerinde çalıştığınız işler farklı bir ortamda farklı bir ışık altında sergilenirken hoşunuza da gidiyor. İnsan yaptığı her serginin bir öncekinden daha iyi olmasını istiyor. O belirsizlik ve heyecan, işin biraz tuzu-biberi...

Heykelin “Türk sanatının üvey evladı” olduğunu söylemiştiniz, bu durum hala geçerli mi?

Onu çok eski bir röportajımda söylemiştim. Bu durum büyük oranda hala geçerli olsa da yavaş yavaş değişmeye başladı. Kamusal alanlarda sergilenmek dışında eskiden sanat piyasasında heykelle pek fazla ilgilenilmez, satın alındığında konulacak yer bulunamayacağı korkusuyla küçük işler üretilirdi. Şimdi ise kurumsal koleksiyonların oyuna dahil olmasıyla bu olgu değişti. Heykel yapmaya gelecek olursak, o da zor bir şey. 10 derecelik açıyla bakıyorsun farklı, yandan bakıyorsun farklı, her tarafını ayrı ayrı incelemeniz gerekiyor. Akademide hocam olan Şadi Çalık'ın bir sözü vardır; “İyi bir forma sahip bir heykeli alıp rastgele bir şekilde kırdığınız zaman bile her bir parçası aynı formu taşır, aynı plastik değere sahip olur.” Bu nedenle malzemenizi, renk ve dokuyu en iyi şekilde kullanarak dengeli bir form oluşturmanız lazım. Heykelle, fiziki olarak da çok fazla uğraşmanız gerekli. Bunun, resme göre daha yorucu ve ağır bir iş olduğunu düşünüyorum. İşin finansal boyutu da çok önemli, sürekli bir yerden destek almanız lazım. Hayatım boyunca kendi kendime yetmeye çalıştım. Kişisel ilişkilerimi maddi bir destek görmek amacıyla kurmayı tercih etmedim.

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olduktan hemen sonra İtalya'ya giderek sanat hayatınızı bir süre orada devam ettirdiniz. Genç ve yeni mezun bir sanatçı olarak, bu deneyimin üzerinizde büyük bir etkisi olmuş olmalı.

Evet, inanılmaz bir şeydi. 1969 yılında okulu bitirdikten hemen sonra Roma'ya gittim ve 1975 yılına kadar orada kaldım. O dönemler İtalya'da sanatın bir patlama yaşadığı ve her tarafın galerilerle dolu olduğu bir zamandı. Dolayısıyla, ister istemez ben de bu ortamdan etkilendim. İlk zamanlar nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum, aynı zamanda kendime özgü bir şeyler ortaya çıkarmanın arayışı içindeydim. İlk önce çamurla yaptığım figürlerden bronz heykeller döktürdüm. Sonra büyük ahşap kütükler alıp onları yontmaya başladım. Zaman zaman ilham almak için çocukluğumu aklıma getirdim ve Adana ve İstanbul'daki hayatıma dönüp baktığımda eski mezar taşlarının formundan yola çıkmanın iyi bir başlangıç noktası olabileceğini düşündüm. Ardından, insan ve çocuk kafaları oluşturmaya ve bunlara çiçekler eklemeye başladım. O zamanlar malzeme olarak ahşap ve kösele kullanıyordum ve yaptığım çiçek figürleri onlarla bütünleşiyordu. Sonrasında ise tarzım gittikçe sadeleşti, ve 1996 yılında figüratif çalışmaları tamamen bir kenara bırakarak, daha soyut ve hareketli heykeller yapmaya başladım.

Galeri Nev İstanbul'daki serginizde yer alan heykeller, geleneksel anlayışın aksine dokunsal ve işitsel öğeleri ön plana çıkaran ve seyirciyle birçok farklı yönden ilişkiye geçebilen işler. Bu çalışmalarınıza ilk ne zaman başladınız?

Etkileşim, heykellerimin her zaman önemli bir parçası oldu. Daha önceki sergilerimde, gösterdiğim hareket ve denge unsurlarının ön planda olduğu işlerimin üstüne binebiliyor, onlarla oynayabiliyordunuz. Şimdi ise daha dokunsal ve işitsel öğelerin üzerine yoğunlaştım. 'Vurmalı heykeller' serisinde davul ve tamtam gibi çalgılardan ilham alarak yaptığım, ahşap ve deriyi birlikte kullandığım işler yer alıyor. Her bir heykel farklı bir ses çıkartıyor ve ayarlı olmadıkları için çıkardıkları sesler ortam ısısına göre değişebiliyor. Bu nedenle bunlar deneysel birer vurmalı çalgı olarak performatif özellikleri kuvvetli işler. Çocukluğumda Adana'da okurken trampet çalardım. Merasimlere çıkmadan bir hafta önce trampeti bana verirlerdi, ben de o trampetin yanına tencereler yerleştirip baterist gibi çalmaya uğraşırdım. Mahalledekiler de “Koray yine çalmaya başladı.” derlerdi. Belki de beni bu heykelleri yapmaya o zamanlardan gelen bir his yönlendirdi. Sergideki heykellere ziyaretçiler dokunsun, onları birer enstrüman gibi çalsınlar istiyorum. Çünkü işler ancak o zaman, müzikal bir harmoninin içinde tamamlanıyor. Hatta duyurayım, Okay Temiz ve arkadaşları sergideki heykellerle bir performans gerçekleştirecekler.

Galeri ve müzelerde sergilenen eserlere (çoğunlukla) dokunmak yasaktır ama siz bunu özellikle istiyorsunuz...

Evet, çünkü ben de her zaman gördüğüm heykellere dokunmak istemişimdir. Bir şeye dokunduğunuz ve onu okşadığınız zaman, formu ve malzemeyi de daha iyi hissetme şansınız olur. Üretim aşamasında kimi zaman ışığın beni yanılttığı oluyor, o zamanlarda dokunarak doğru formu yakalıyorum. Ayrıca esere dokunmak sanatçıyla izleyici arasında farklı bir iletişim kurmaya olanak sağlıyor. O eseri yaparken aktardığım enerji, izleyiciye ancak heykele dokunduğu zaman geçiyor.

Ahşap ve deriyi birlikte kullandığınız eserlerde zanaatkarlığın izleri de okunabiliyor. Nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Bu her bir aşaması ayrı bir ustalık gerektiren bir süreç. İlk önce suntaları birbirine ekleyerek ana formu oluşturuyorum. Daha sonra bu formun üstünü dana veya inek derisiyle kaplayıp çeşitli dokular vererek renklendiriyorum. Ana form yeterince sağlam olabilmeli ki üzerini kapladığım deri kendini bırakmadan sabitlenebilsin. Heykellerin üzerindeki dokuyu oluşturmak için kimi zaman onları baştan aşağı iplerle sarıyorum, kimi zamansa zımparalıyorum. Çocukluğumda atölyesinde babama yardım etmemden beri her türlü işle uğraştığım için şanslıyım.

Daha önceki hareketli işlerinize baktığımızda bir 'dengeyi arayış' söz konusu. Aynı zamanda kullandığınız malzemeler de birbirleriyle özsel açıdan uyum içindeler. Son dönem işlerinizde bu temaları nasıl ele alıyorsunuz?

Denge ve dönüşüm bütün işlerimde yer alıyor. Bu, aslında insanın doğasından kaynaklanıyor. Siyasetten, sosyal normlara kadar her yerde dengenin varlığı söz konusu. Aynı zamanda bireyin kendi içinde de olması gereken bir araç. Hayatım boyunca hep dengeli ve dikkatli bir yaşam sürdürmeye gayret ettim ve bu da ister istemez heykellerime ve kullandığım malzemelere yansıyor. İşlerin kendi iç dengelerinin yanı sıra bir de aralarında kurdukları bir denge var. 'Vurmalı heykeller' performatif bir araç olarak kullanıldıklarında ortaya çıkan müzikal harmoni ve ahenk de bir denge yaratıyor.

Koray Bey, sonraki projelerinizde de işlerinize dokunmaya devam edecek miyiz?

Haliyle... İşin içine dokunma ve okşama hislerini daha fazla katmak istiyorum. Devam eden ve farklılaşan formlar üzerinde çalışmayı ve dokuların değişkenliğini izleyiciye daha iyi bir şekilde aktarmayı amaçlıyorum.

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Cem Yiğit Üzümoğlu

CEM YİĞİT ÜZÜMOĞLU

'Fatih Sultan Mehmed'i hiç böyle görmediniz' diye bir spot yazsak, click-bait'e kurban gitmiş olur muyuz?

Burak Deniz

BURAK DENİZ

“Biraz sabırsız ve çoğu zaman kararsızım. Bu iki özelliğim bir kenara, kendimden oldukça memnunum, zira en nihayetinde bunlar beni ben yapan haller ve bütünü olumlu etkiliyorlar.”

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Cıty Portraıts: Budapeşte, Kıev, Prag

CITY PORTRAITS: BUDAPEŞTE, KIEV, PRAG

Budapeşte, Kiev ya da Prag'ta havalar nasıl?

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Professıonal Tourıst

PROFESSIONAL TOURIST

Turist olduğunuz bi şehirde yabancısınızdır. Yabancı olmadığınız bir şehirde turist de olamazsınız. Üzerine biraz düşününüz. Galeride ilerleyerek...

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

"Biz Suna K.’yı bir kabile olarak tarif ediyoruz."

Yedi Titreşim

YEDİ TİTREŞİM

Gün ortasında da günaydın diyemeyeceğimizi kim söyledi? Kendinizi rahat bırakın.

EN YENİLER
Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Serra Yılmaz

SERRA YILMAZ

Serra Yılmaz birçok şey demek. Ve bunlardan bir tanesi mentor olabilir...

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

DAHA FAZLA