MURAT DALTABAN

Hayat memat.

Bir masada karşı karşıya oturduğunuz insan önünüzdeki birkaç saatin nasıl geçeceğinde belirleyicidir, kuşkusuz. Sonuçta birlikte sıkılmak da vardır işin ucunda, ama bazen de anlatılanlara kulak kesilmek istersiniz, çünkü karşınızdaki oturup size hayatını özetliyordur. Şimdiye kadar verilmiş ve hatta tekrara düşmüş cevaplardan müstesna, anlatıcının kendi tabiriyle, “doğru yerde ve doğru zamanda” vuku bulan sohbet, bir yandan, kayda geçiyordur. Ve tabii sonra siz de, anlatıcıyla -namıdiğer Murat Daltaban'la- tanışmak için sayfaları çeviriyorsunuzdur... Hikaye böyle başlar.

Röportaj: Serap Gecü - Haziran 2015

Fotoğraflar: Gökhan Polat

Murat Bey, hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz?

Orta yaşlı oldum artık ve bunun ağırlığını taşıyor gibiyim. Hayatla ilişkimde eskiye kıyasla daha ciddi bir şeyler yaşıyorum. Oğlumun doğumuyla beraber, yaklaşık 11 yıl önce, birdenbire büyüme ihtiyacı duydum ve bu süreç bugüne kadar devam etti, giderek daha oturaklı bir hale geldim. Kendi kendimle daha rahat ilişki kurar oldum. Yani kendi adıma uzun bir süredir iyi bir dönemden geçiyorum.

Tiyatroda da olgunluk çağınızdasınız.

Evet, Dot 10 yılını tamamladı. Daha geriye gidersek, ben de 1988'den beri tiyatro yaptığıma göre, o tarafım da bir olgunluğa ulaştı. Tiyatroyla ilgili birçok sorunun cevabını keşfettim.

Oyunculuğun cesaret gerektiren bir tarafı var. Siz kendinizi oyuncu olmaya ilk nasıl ikna etmiştiniz?

Cesaret kavramı çok enteresan bir kavram. Ona hem ihtiyaç duyarsınız hem de onu ele geçirdiğinizde, o sizi manipüle edebilir. Tiyatroya başlamadan önce, sahne üzerindeki cesaret ihtiyacının çok benzerini, daha bana ait bir alanda, kimliğimle ilgili olarak çok yoğun yaşıyordum. Ergenlik çağının son dönemlerinde, nihayet tiyatroyla ilgili bir şeyler yapmaya başlamıştım, ama çok girişken bir genç adam değildim. Daha içine kapalı, daha az konuşan, her şeyi çok problem eden, duygusal zekası daha gelişkin, duygusal olarak çok çabuk etkilenebilen ve çevresini de bu anlamda çok çabuk etkileyebilen biriydim. Ve bu durumu akılla yönetebilir bir halde değildim. O yüzden de cesaretle ve başarıyla ilgili çok yoğun problem yaşıyordum. Tam o sırada tiyatro bir sınav olarak karşıma çıktı.

Nasıl bir sınavdı bu?

Sahneye çıkmak ve oyunculuk fikriyle baş etmek benim için bir sınava dönüşmüştü. Bunun için çaba harcadım ve bu çaba bana kimlik olarak da kendimle ve duygularımla baş etmekte çok yol gösterici oldu.

Yani bunu bir yöntem olarak önceden tasarlamış mıydınız?

Yo, hiçbir şeyi tasarlamadım. Tiyatroyla sadece seyirci olarak ilgiliydim ama hiçbir zaman oyuncu olmayı düşünmedim. Bunu düşünmeye cesaret dahi etmedim. Oyuncu olma arzusu yakınımdan dahi geçmezdi.

Sonra ne değişti?

Herkesin hayatında bir dönüm noktası vardır ya, ve onu hissedersiniz, ben de tiyatroya öyle bir zamanda başladım. Bunu becerirsem, her şeyi, şansımı ve hayatımın gidişatını terse çevirebilirim diye düşünüyordum. Tiyatrocu olmak değil, olmak ya da olmamak noktasındaydım. Çok enteresan aslında, bunu tasarlayarak söylemedim, ilk defa denk düştü ama sınava girdiğimde de, Hamlet'in Olmak Ya Da Olmamak tiradını oynamıştım. Sınava girerken, “olmayacak biliyorum ama yine de olmadığını görmek istiyorum” diye düşünüyordum ve bir şekilde oldu.

Ya olmasaydı, nasıl bir adam olurdunuz?

O dönemde ODTÜ'de Maden Mühendisliği okuyordum ve alanımın beni ilgilendiren kısmı, mühendislikten çok işin akademik kısmıydı. Bir laboratuarım olsun, orada çalışayım isterdim. Düşünce adamıyımdır, okumayı, araştırmayı, derine inmeyi severim; benim için macera oradadır. Bunu metodik bir şekilde hiçbir zaman yapmış değilim ama güdüsel olarak çocukluktan beri hep bir şeylerin daha derinine inmek, bir cevher var mı diye bakmak, yoksa bile olmadığını görmek, bir motivasyon olarak hep benimleydi. Mühendisliği de bu yönüyle seviyordum. Fizik ve matematik beni büyülerdi. Ama ODTÜ çok ağır bir okuldu ve bence bu ağırlık fazlaydı. Ya da benim zekam okula yetemiyordu. Bu açıdan da tiyatro hayatımda çok iyi bir yere oturdu. Yönetmen olabilmem, Dot gibi bir tiyatroyu becerebilmiş olmamız, hep aslında bilimsel tarafla duygusal tarafın birlikte işlemesinden oluşmuş bir şey. Ve hiçbir zaman tiyatronun bilimsel tarafını da ikinci plana itmemişimdir.

Başarısız olduğunuz zamanlarda nasıl bir motivasyonla tekrar başladınız?

Tiyatroya girdikten sonra doğru dürüst başarısızlık yaşamadım. Ya da ODTÜ'de başarısızlık duygum o kadar nasırlaşmıştı ki, kendimi hiçbir zaman ondan daha başarısız hissetmedim. Hiçbir zaman oradakinden daha kötü bir başarısızlık olabileceğini hayal etmedim, düşünmedim. Bir de insan çok büyük yenilgilerden sonra şunu öğreniyor; aslında dibe vurduğun her an bir tecrübeyle yürümeye devam ediyorsun. ODTÜ de bana bunu öğretti.

Bir şeyler yazar mısınız?

Yazarlık disiplini için bir sabır gerekiyor ve ben o sabrı kendimde hiç bulamadım.  Yazmak uzun bir süreç, o süreci inşa etmek için nasıl yol alacağımı bir türlü bilemedim. Kelimeleri matematikteki sayılar gibi bir enstrüman haline dönüştüremedim, onlar üzerinde bir hakimiyet sağlayamadım. Her ne kadar çok arzu etsem de galiba hiçbir zaman yazamayacağım.

Kendinizi özdeşleştirdiğiniz bir yazar var mı?

Hakan'la (Günday) çok iyi anlaşıyorum, onun yazdıklarının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ve hikayelerini okumaktan çok keyif alıyorum. Tanıştığımdan beri, her yerde her zaman Hakan demişimdir. O çok özel bir yazar. Onun dışında, müzikteki kadar sayabileceğim isim yok.

O zaman müzik konuşalım...

Ben hayatla, hissederek ve duyarak ilişki kuruyorum. Sesle ilişkim çok önemli. Bir anı yaşarken kafamda hep bir müzik, bir ses döner. Tuhaf ama çocukluktan beri bende böyle bir şey var. Bu da görüntüyü daha anlamlı hale getiriyor. Hayat sessiz bir resim gibi değil benim için, her zaman tansiyon yaratan bir ses var. Bazen de bir gerilimi yumuşatmak için sesi kullanarak anı dönüştürdüğüm oluyor. Provalarda da bazen gözlerimi kapatıp, sadece sahnenin sesini dinlerim. Oyunu böyle anlamaya çalışırım. Yaptığım işi ve yapamadığım tarafları böyle algılarım.

Enstrüman çalıyor musunuz?

Çok kötü gitar çalıyorum. Ve kendimi bu konuda geliştirmek için çaba falan da sarf etmiyorum. Mesela elektro gitar çalıyorum ama bir yeniyetme heyecanıyla değil. Elektro gitar tamamlanmamış, eksik bir enstrüman olduğu için bana çok ilginç geliyor. Akustik gitarı taklit etmeye çalışırken, keşfedilen teknolojiyle, stadyumları doldurabilecek bir sese ulaşmaktan bahsediyoruz. Manyetikten gelen ses, distorsiyona uğrayıp kötü bir ses çıkarıyor, ve o kötü ses, muhteşem bir deneysel alan açıyor. Dışarıdan müdahaleyle bambaşka dünyalara açılabiliyor.

Tiyatroda da buna benzer bir deneysellikten bahsedebilir miyiz?

Evet, aslında benim tiyatroda, yöntem olarak seçtiğim şey de budur; mükemmel olmayan bir yapı, mekanı tamamlanmamış bir tiyatro alanı ve o yapının üzerinde düşünerek hikayeyi nasıl anlatacağını tasarlamak, kompozisyon kurmak...

Dot başarılı olmasaydı, aklınızda bir B planı var mıydı?

Yoktu, ama başarılı olmasaydı belki başka bir alana kayabilirdim. Daha performatif işler yapabilirdim, belki müziğe kayardım. Başarılı olma noktasını geçmiştim, sanatın içinde olmak, hayatımı sanatla sürdürmek bana yetiyordu. Dot başarılı olmasaydı muhakkak başka bir alanda kendime başka bir dünya yaratırdım.

Şarkı söyler misiniz?

Çocukluktan beri söylüyorum. ODTÜ'de okurken de bir yandan konservatuar Şan Bölümü'ne gidiyordum. Şarkı söylemeyi çok severim, ama orada da mesela fiziksel açıdan, ses tellerimin yapısı veya başka bir şeyle ilgili olarak, yeterli olmadığımı hissediyordum. İstediğim gibi söyleyemiyordum.

Çok mu mükemmeliyetçisiniz?

Mükemmeliyetçilik değil de, karşımdaki örneklerin azlığından dolayı birilerine benzemekten çekiniyordum. Tiyatro okurken keşfettim ki, aslında hayat sana modeller sunuyor, o modellerin taklidi olmamak senin kendini keşfettiğin noktada başlıyor. Ben tiyatroda bunu buldum. Biri gibi şarkı söylemem gerekmiyordu, mevcut fiziksel yeteneğimin içerisinde çok yaratıcı olabileceğimi tiyatrodan öğrendim. Açık Hava'da 4000 kişiye oyun oynadım, 1500 kişilik salonlarda oynadım, ama gelip Dot gibi avuç içi kadar bir yerde bir şey yaratılabileceğini, bir hikaye anlatılabileceğini keşfetmiştim. Elinizdeki malzemenin sınırlarını çok iyi keşfedebiliyorsanız onun dezavantajlarını avantaja dönüştürebilirsiniz. Şarkı söylediğim zamanlarda eğer bunu keşfetmiş olsaydım iş başka bir yöne gidebilirdi.

İnsanların çekindiği biri misiniz?

Dışarıdan biraz kibirli, soğuk nevale gibi görülüyorum. Sosyalleşmeyi çok seven biri değilim, az arkadaşım var. Kendimle iyi vakit geçiririm, kendime dışarıdan bakarım, o yüzden de kendi laboratuarımda kendimi çok incelerim. Odam müzik ve kitaplarla doludur. Başka da bir şeye ihtiyacım olmadan yaşayabilirim.

Oğlunuz sizinle ilgili ne düşünüyor?

Kendi babamla olan ilişkimden yola çıkarsam, baba-oğul ilişkisi problemli olabilecek bir ilişki. Ben bu ilişkiyi çok daha eğlenceli bir hale dönüştürdüm, oğluma çok temkinli ve dikkatli yaklaştım. Mümkün olduğu kadar onu bunaltmadan, onun gelişmesine, genişlemesine izin vererek, kendi kararlarını vermesine, kimliğinin oluşmasına yardım etmeye çabalamaya özen gösteriyorum. Onun da, ismini koyamasa da, bu hassasiyetimi hissettiğini düşünüyorum ve bunu görüyorum. O da bana çok dikkatli ve özenli yaklaşıyor. Baba-oğul ilişkisinin, ikimiz için de olabilecek en verimli yerden işlemesi için uğraşıyorum.

Bu biraz da onun karakterini kabullenerek mi oluyor?

Evet, doğduğun anda bir karakterle, bir fikirle birlikte dünyaya geliyorsun. Çocuk, dünyaya tabula rasa gibi gelmiyor. Elbette bir boş alanı var ve o alanı sosyal çevre ve zorunluluklar zamanla dönüştürüyor. Ama benim oğlumda gördüğüm şey, bomboş bir kağıt gibi gelmediğiydi. Gördüm, çocuğun ne yapmaya çalıştığını gördüm. Bu sistemli bir durum değil tabii ama çocuk sana karakter özelliklerini gösteriyor. Ve diyorsun ki bu boş bir şey değil ve onu yontarsan ona acı çektirirsin. Sen zorladığın için, o da zorlandığı için, sıkıntı çekiyor. İnsan olmak çok acılı bir süreç, bir yandan keyif de alıyoruz ama o kadar da kolay bir şey değil. Anlamaya çalışıyorsun ve anlayamadıkça sıkıntı çıkıyor. Ama asıl olan otoritenin sopasını kırmaktır. Doğa o kadar güçlü ki o sopayı evirir çevirir, gerektiği yere koyar.

Ölüm olgusu kreatif açıdan sizi nasıl etkiliyor?

Bilinmeyenin getirdiği bir enteresanlık da var. Elimizdeki yaşam bilgisiyle çözüme ulaşabileceğin, cevap bulabileceğin bir durum olmadığını düşünmek rahatlatıcı bir şey. Bu yetersiz bilgiyle varacağın sonuçlar aslında çok da doğru olmayabilir. “Fiş çekilecek ve her şey bitecek.” en kötü olasılık belki. Bir de iyi olasılıklar var, zerre zerre evrene yayılıyorsun, belki de çok daha büyük bir varoluşun çok daha mükemmel bir parçasına dönüşüyorsun. Bu, zekayla veya insan duygularıyla açıklayamayacağın bir yapı olabilir. Bunu bir macera gibi görüp birazcık nefes alabilirsin, ama sadece birazcık, o birazcığın dışında kalan her yer çok karanlık ve çok ürkütücü. Ama onu görmezden gelerek hayatını sürdürebiliyorsun. Çocuk da mesela, birazcık aklı ermeye başladığında, sana onu soruyor; “Ölmek ne?”. Bilmiyorum. Aklın ermeye başladığı andan itibaren ölüme karşı var olmak için savaş veriyorsun. Ölüme direniyorsun. Ama bunu sahip olduğun bu hayat bilgisiyle yapıyorsun. Aslında zekamızın, aklımızın yetmeyeceği bir yerden fantezi yapıyoruz.

Tekrar gerçek hayata dönelim. Kanyon'a taşınma kararını alırken zorlandınız mı?

Hayır, sadece bir “Avm içinde olmayı tercih eder miyiz?” sorusuna cevap verirken çok titiz davrandık. Ama Kanyon'la ilgili başka türlü bir heyecanımız var. Kanyon kültür alanı oluşturmakta da güçlü bir mekan. Bizi bu tarafı ilgilendirdi. Ayrıca Türkiye'de özel bir tiyatronun kurumsallaşmasında ve sürekliliğini sağlamasında çok büyük engeller, problemler var. Biz de bu sıkıntıların bir kısmını aşabilmek için “mekan ortaklıkları yapmak” gibi bir yöntem geliştirdik. Bu ortaklık davet üzerinden yürüyen bir ortaklık ve bütün motivasyonu, verim alabileceğimize inandığımız bir mekana içeriğimizi taşımak ve tiyatro üretimi yapmak. Maddi bir değiş tokuş üzerinden değil sanat üretimi üzerinden yapılan bir anlaşma.

500 TL 500 Destekçi kampanyasıyla ilgili olumsuz eleştiriler de aldınız. Bunlara karşı tavrınız ne?

O kadar bilgisizce, o kadar anlamsız bir yerden eleştiriliyoruz ki, “Sen tiyatro açıyorsan ben niye para vereyim ki.” diyorlar. Yahu bakkal dükkanı açmıyoruz ki. Bir fırın açsan ekmek satarsın, ekmeğin 10 kuruşu da senin cebine girmek zorundadır. Çünkü sen yaşamak için ticaret yapmak üzere bir fırın açarsın. Buradaysa ticari hiçbir hesap-kitap ve muhasebe yok. Zira bu işin ticari olarak karşılığı yok. Şimdi tiyatronun inşaatı yapılıyor ve ben hep söylüyorum, inşaatı dizilerden aldığım parayla sürdürüyorum. Süha, üçüncü ortak, kendi bütçesinden katkıyla inşaata destek oluyor. Özlem (eşim) maddi hiçbir karşılığı olmadan bütün hayatını tiyatroya adamış pozisyonda. Neyse, insanlar her şeyi parayla okumaya ve anlamaya çalışmakla ayıp ediyorlar.

Mısır Apartmanı'ndan sonra burada da Han Tümertekin'le çalışıyorsunuz.

Han bizim arkadaşımız, ve elbette çok önemli bir mimar. Ve burası ticari bir alan olsa biz Han'ı karşılayabilir miyiz, karşılayamayız. Hiçbir ticari motivasyonumuz yok. Han da bu yaklaşımla tasarımını, mimarisini getiriyor. Sadece Han da değil, destek veren daha pek çok isim var tabii.

Fedakarlık mı yapıyorlar yani?

Hayır, tam tersi, bundan zevk alıyorlar. Bize destek olurken gözlerinin içi parlıyor. Bu konunun para üzerinden kirletilmesinden de insan tiksiniyor. Hayata oradan bakarsan her şeyi öyle okursun, bütün referansların TL ya da dolar üzerinden olur. Ama hayata başka bir yerden bakıyorsan, birtakım başka kıymetlerin varsa, o zaman baktığını daha net ve daha doğru görebilirsin. Oyun eleştirilerini konuşabiliriz ama Dot'un varoluş biçimine eleştirileri asla kabul etmiyorum ve bunların çok terbiyesizce olduğunu düşünüyorum.

Rol aldığınız TV dizileri konusunda ne kadar seçicisiniz?

Dizilerin çoğu birbirine benziyor, karakterler de öyle. Arada çok özel belki bir-iki dizi çıkmış olabilir, onda yer alabilirsiniz ya da alamazsınız. TV benim mümkün olduğu kadar dürüst olmaya çalıştığım ama ticari bir alan olarak hayatımda var olan bir yapı. TV bir sanat alanı değil, diziler de sanattan faydalanan bir ticari alan. Ve benim parayla ilişkim, TV üzerinden yürüyor. Hayatta kalabilmek için, herkes sabah 9 akşam 6 plazada çalışırken, ben de dizi yapıyorum. Küçümsemek için söylemiyorum, en azından benim için böyle, ama başkaları için sanat alanı olabilir. TV için siz aslında büyük bir reklam filmi çekersiniz ve dizi o reklam filmindeki reklamları satmak için yapılır. Sanatta bununla uğraşmazsınız. Hele ki tiyatro yaparken seyircinin beğenisini referans almamaya özen gösteririz ve ticari kaygılarla hareket etmeyiz.

Birdman'i izlemişsinizdir...

Çok iyi bir film. Ticari olanla olmayan arasındaki farkı çok net anlatıyor. Bir oyuncunun o aradaki krizini apaçık gösteriyor. Oyuncu cam bir biblo gibidir, çok çabuk kırılabilir, hırpalanabilir, aklını kaybedebilir, çok çabuk mutlu olabilir ve öfkelenebilir. Ama bu, herkesin dediği gibi, “oyunculuk deliliktir” demek değil. Oyunculuk aynı zamanda bilimsel bir şey.

Nasıl?

Hangi uçlarda, ne oranda duygusal olduğunuzu fark etmek sizin işinizin en önemli parçası. Sahnede ve hayatta bu böyle. Sahnede kendinizi serbest bırakıp, duygularınızın volümünü ayarlarsınız, hayatta ise onu kontrol edip yaşamınızı sürdürmekle yükümlüsünüz. Mesela; en basitinden sağlıklı olmak zorundasınız.

Bu öğrenilebilen bir şey mi?

Evet, okul aslında bunu öğretir. Bu tıpkı şuna benzer; bir kimya laboratuarındaysan oranları doğru koymak zorundasın yoksa elinde patlar. Sahneye çıkıp da “öyleydi, böyleydi” falan dersen ayarını bozarsın. Çünkü bu iş, hormonlarınla ve beden kimyasıyla çok ilişkili. Duygusal birtakım aşırılıklar senin kimyanı değiştirir, ya da kimyandaki değişiklikler seni duygusal olarak çok aşırı bir yerlere sürükleyebilir. Tüm bu bahsettiklerimi kontrol etmek işin en profesyonel tarafı.

Siz bu konuda kendi oyuncularınıza ne söylersiniz?

Her zaman onları kontrol ederim, ayarlarını tutmaları için hep uyarırım, ama onların da artık farkındalıkları çok arttı. Her ne kadar okulda öğretilmelidir dediysem de bu konuyla okullarda pek uğraşmayabiliyorlar. Ben oyunculukla ilgili birçok soruyu cevaplamış durumdayım. Bu sayede kendi oyuncularıma da her zaman, “Bedenine, zekana ya da zihnine asla zarar verme, çünkü bütün enstrümanın bunlar.” derim. Bedenine ve duygularına çok iyi bakacaksın, onları hep okşaya okşaya kontrol etmek zorundasın.

Hayatta kendinize yasakladığınız bir şeyler var mı?

Kaçındığım çok şey var da, yasak kelimesi bana çok ürkütücü geliyor. Kendime yasakladığım bir şey yok. Kötü taraflarını tutmak için çok gayret eden birisiyim, kötü olmamaya, iyi tarafımın kazanmasına çabalarım. Hep daha parlak, ışıklı ve iyilik yayan birisi olmaya özen gösteririm. Ve onun için, her insanda olan o kötü tarafı kontrol altında tutup ondan kaçınmaya çalışırım. Yasak değil ama, çünkü kötü tarafını yasaklayamazsın, onun farkına varmak, kendine yalan söylememek ve dürüst olmak yeterli. En azından dürüst olmaya çabalamak gerekiyor. Yoksa elbette mutlak dürüstlük diye bir şey de yok ve öyle bir ahkam kesmek de anlamsız. Shakespeare'i okuduğun zaman neyin etik neyin ideolojik olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Ve en azından hayatında bunlara uymaya özen göstermek çok önemli bir adım. Bir oyuncu olarak, sahneye çıkıp, orada hayatla ilgili çok önemli şeyler söylüyorsun. Her oyundan bir cümle bedenine geçirebilsen, çok özel ve ışıklı bir insan olabilirsin. Bu bağlamda, Shakespeare çok önemli, Antik Yunan oyunları çok önemli... Sonuçta, insanlığın yazılı tarihini hikayeyle anlatmaktan bahsediyoruz. Tiyatro bu insanlık tecrübesini çalışan bir sanat. Ve sahneye çıkıp da o sözcüklere hayat vermek, herkesin yaşadığı bir tecrübe değil. Tiyatro bu yüzden bir sürü dogmanın üstünde bir yapıdır ve ondan öğrenilecek çok şey var. 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Mine Özbek

MİNE ÖZBEK

Mutlaka bir yol vardır.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Cem Yiğit Üzümoğlu

CEM YİĞİT ÜZÜMOĞLU

'Fatih Sultan Mehmed'i hiç böyle görmediniz' diye bir spot yazsak, click-bait'e kurban gitmiş olur muyuz?

Burak Deniz

BURAK DENİZ

“Biraz sabırsız ve çoğu zaman kararsızım. Bu iki özelliğim bir kenara, kendimden oldukça memnunum, zira en nihayetinde bunlar beni ben yapan haller ve bütünü olumlu etkiliyorlar.”

Sorumluluk Sevgiye Dahil

SORUMLULUK SEVGİYE DAHİL

Evcil hayvan sahiplenirken aklınızda bulunması gerekenler.

Cıty Portraıts: Budapeşte, Kıev, Prag

CITY PORTRAITS: BUDAPEŞTE, KIEV, PRAG

Budapeşte, Kiev ya da Prag'ta havalar nasıl?

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

Professıonal Tourıst

PROFESSIONAL TOURIST

Turist olduğunuz bi şehirde yabancısınızdır. Yabancı olmadığınız bir şehirde turist de olamazsınız. Üzerine biraz düşününüz. Galeride ilerleyerek...

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

LOKAL TEMAS: SUNA K.

"Biz Suna K.’yı bir kabile olarak tarif ediyoruz."

Yedi Titreşim

YEDİ TİTREŞİM

Gün ortasında da günaydın diyemeyeceğimizi kim söyledi? Kendinizi rahat bırakın.

EN YENİLER
Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

Serra Yılmaz

SERRA YILMAZ

Serra Yılmaz birçok şey demek. Ve bunlardan bir tanesi mentor olabilir...

Hayata Açık Ol

HAYATA AÇIK OL

Ray-Ban; dürüst, özgür ve anların içinde kendine doğallıkla yer bulanlara sesleniyor: You're On!

Bir Yerel Moda Dosyası

BİR YEREL MODA DOSYASI

İnsanı ve yaşadığı alanı ele alıyoruz. Giydiklerini, kendini çevrelediklerini. Ve sözü Türkiye'den yedi tasarımcıya bırakıyoruz.

Hayvanlarla Daha İyi Bir Dünya

HAYVANLARLA DAHA İYİ BİR DÜNYA

BluTV dizisi Bunu Bi' Düşünün sorumlu hayvan sahipliğini farklı bir gözle anlatıyor. Şimdi bu hikâyeyi yaratıcılarından dinliyoruz.

DAHA FAZLA