BERAL MADRA

Çanakkale Bienali, beşinci yılında, anavatan kavramını ele alıyor.

Hazırlıklar sürerken, bu yılki bienalin Genel Sanat Yönetmeni ve Küratörü Beral Madra ile, programın kavramsal çerçevesini, Seyhan Boztepe ve Deniz Erbaş ile oluşturdukları küratöryel ekibin anavatan konusuna yaklaşımlarını konuştuk. 

Röportaj: Seza Bali - Temmuz / Ağustos 2016

Fotoğraf: Gökhan Polat

Beral Hanım, geçirdiğiniz 40 yıla yakın süreyi göz önünde bulundurunca, kendinizi mesleki açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin siyasal ortamında, eğitimli bir kişi olarak iyi ki bu mesleği 1980’de seçmişim diyorum çünkü bir birey olarak özgür yaşadım. Bu özgürlüğü de sanatçılarla birlikte yaşadım ve bir üretim ortaya koyabildim. Edindiğim birikimi bir veya iki kuşak insana aktarabildim. Yaptığım işi kişisel çıkarlar ve kişisel yükselme ile bağlantılandırmadım. Bu konuda içim çok rahat. Ayrıca, hep bağımsız çalıştım. Hep kendi yatırımlarımla veya benimle aynı ideolojide olan insanlarla birlikte yol aldım, hiçbir kurumda sürekli çalışmadım. 

1. İstanbul Bienali’nin küratörüydünüz. 1987’den bugüne baktığınızda, Türk sanat dünyasını nasıl ele alıyorsunuz? 

1. İstanbul Bienali, Türkiye’nin bir şekilde modernist sanat anlayışından çıkıp eleştirel estetik dediğimiz, daha disiplinlerarası ve uluslararası kanala girmesini sağladı ve olumlu bir kırılma noktası yarattı. 70’lerin sonundan itibaren Türkiye’de yetişen yeni kuşağın ürettiği kavramsal sanat çalışmaları bienal aracılığıyla görünür olmaya başladı. Ama küreselleşmeye doğru gidişte daha enerjik ve etkileşimli karşılaşmalar 90’lı yılların ortasından itibaren günümüze kadar devam eden süreci oluşturuyor. Bir başka kırılma noktası da, özel sektörün sanat yatırımına yönlendirilmesi oldu. Bienalde görünen yapıtlar koleksiyonerlerin ilgisini çekti, sanata yatırım yapmaya meyilli bir grubu bu yatırıma yöneltti. Bu süreçte özellikle bağımsız kişiler, dernekler ve vakıflar için önemli olan, Avrupa Birliği’nden gelen fonlardı. İstanbul’da özel sektör yatırımlarından dolayı hem galeriler açıldı hem de koleksiyonerler koleksiyonlarını görünür kılmaya başladılar. 

Neden Çanakkale?

Türkiye büyük ülke, İstanbul’un ardından üç tane bienal daha çıkarmayı başardı; Mardin, Sinop ve Çanakkale. Bunlar yurtdışından gelen sanatçı ve sanat uzmanlarını İstanbul gerçekliğinden çıkarıp Türkiye gerçekliğine yönlendirme işlevlerine de sahip. Bienal kent seçimleri, söz konusu kentlerdeki toplumsal potansiyele bakıyor, yani sosyolojik bir durum. Mardin zaten geleneksel kültürüyle ortaya çıkmış bir kent; Orta Doğu’nun en ilginç noktası. Sinop’un kendi öyküsü var, 40 yıl boyunca Amerikan üssüydü. Orada 1960’lar, 70’ler ABD’sinin kültürel birikintisi var. Çanakkale’ye gelince, Ege Bölgesi’nin en stratejik kenti. Çok büyük bir üniversitesi olduğu için geniş bir genç kitlesi ve yerleşmiş bir turistik altyapısı var. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluş savaşının yapıldığı yer. Orada bir ikilem var. Bir taraftan modernizmin kuruluşu, emperyalizme karşı kazanılmış bir savaş, diğer taraftan da bütün bu tarihsel miti besleyen bir finansal yapı var. Dolayısıyla, kültürel geçmişi önemli. 

Çanakkale’nin bir metropol olmaması, bienal düzenleme sürecini nasıl etkiledi?

İstanbul’da bienal yapmakla Çanakkale’de bienal yapmak arasında tabii ki bir fark var. Kentlerin ölçeğinin insancıl olması, toplumun işin içinde olmasını sağlıyor. İnsan, komşusu olan müzede bir sergi varsa oraya gidebiliyor. Çanakkale gibi kentlerde yatırımlar da daha görünür oluyor, yani burada tarihsel yapılar varsa bunların restorasyonu öncelik kazanıyor. 

Eski Ermeni Kilisesi, Mekor Hayim Sinagogu, Çanakkale Seramik Müzesi gibi mekanların tarihleri orada sergilenecek işlerin seçiminde ne kadar etkili oluyor?

Biz sanatçıları davet ettiğimizde, onlara, isterlerse önceden kenti görüp yerlerini seçme fırsatı sunuyoruz. Mesela, Reysi Kamhi sinagogun içinde bir iş üretecek, çünkü orada kendi geleneğine ilişkin bir ortam buldu. Dğer taraftan, performans sanatçılarına Ermeni Kilisesi’ni gösteriyoruz çünkü performansa çok uygun bir mekan. 

Kavramsal çerçeve Vilém Flusser’in göçmenlik ve mültecilik üzerine düşüncelerinden ilhamını alıyor. Özellikle bahsedilen bir konu anavatan meselesi. Şu anda Türkiye’deki durum sizde ne hisler uyandırıyor?

Burada kitlesel bir göçten söz ediyoruz, yani nüfus açısından da büyük bir değişim söz konusu olacak. Ancak, Türkiye’deki sorun, insanların kendi tarihlerine doğru bakamıyor olmaları. Burada üretilmiş bir tarih var, Türkiye kendini bu tarihle kimliklendiriyor, ama baktığınız zaman 18. yüzyıldan günümüze Türkiye toprakları zaten göç toprakları. Her yönden göç almış veya insanları göndermiş. Homojenlik Türkiye’de gerçek olmayan bir düşünce. Suriye’den gelen üç milyon insan burada kendilerine bir vatan edinecekler. Vilém Flusser, Mülteci Özgürlüğü kitabında mülteciliğin dünyada var olabilecek en özgür durum olduğunu ve bu durumdan bir yaratıcılık çıkabileceğini söylüyor. Olumlu düşünürsek, bu insanlar hayatlarını yeniden kurmak zorunda olduklarından dolayı tembel değiller, bir şeyler üretmek ve yeni bir hayat kurmak isteyecekler. 

Anavatan sizin için yeni bir konu değil, daha önce de bu tema üzerine eğildiğiniz çalışmalarınız oldu.

Evet, bu konu şu anda moda gibi görünüyor olsa da, benim küratör olarak 2006’dan beri üzerinde çalıştığım bir konu. Biz de eğer önemli bir sanat kanalında çalışıyorsak, küresel toplumsal sorumluluk ve insani değerler taşımak zorundayız. Anavatan konusu siyasal ve ideolojik sorunları da kapsıyor. Flusser’in dediği gibi, bunu tam tersine çevirip, anavatanından çekip alınan insana bunun bir cerrahi müdahale kadar acı vereceğinden bahsediyoruz. 

Türkiye’ye küratör kavramını ve mesleğini tanıtan isim olduğunuz söylenir.

Bunu çok fazla abartmayalım, ben bu mesleğe başlarken bu sistem zaten yeni kurulmuştu, benim şansım tesadüfen başında olanlardan biri olmamdı. Zaten benim küratörlüğüm Türkiye’de tescil edilmedi. Bari’de Akdeniz Ülkeleri Çağdaş Sanat Sergisi’ne dokuz sanatçı götürdüm, orada bana küratör dediler. 

Küratör, sanat eleştirmeni, yazar, galerici... Bunlar, aralarında çelişkiler barındıran meslekler...

Evet, müthiş çatışmalar söz konusu. Türkiye’de proje parası çok zor bulunan veya bulunamayan bir şey, esas zorluk burada. Her zaman kendi paranızı bulup bir şekilde üretmeye devam etmek zorundasınız. ‘Kendi paranı bul’ meselesi bambaşka bir işletmecilik. Mecburen o kimliğe de giriyorsunuz, çünkü o kaynağı bulmak zorundasınız. Şimdi bu, benim yazılarıma ve sergilerime karşı bir şey. Bu yüzden, zaman zaman şizofren bir ortama girebiliyorsunuz. Burada önemli olan, ‘ödün vermek’, işin sınırı orada oluşuyor. Neyin ödününü veriyorsunuz? O noktada ya kurtulursunuz ya da bütün neokapitalist düzenin sizden beklediklerini yerine getirirsiniz. 

BU AY EN ÇOK OKUNANLAR
Dijital Sanatın Yeni Sahnesi

DİJİTAL SANATIN YENİ SAHNESİ

DACO: Adil, sürdürülebilir ve şeffaf.

Burak Deniz

BURAK DENİZ

“Biraz sabırsız ve çoğu zaman kararsızım. Bu iki özelliğim bir kenara, kendimden oldukça memnunum, zira en nihayetinde bunlar beni ben yapan haller ve bütünü olumlu etkiliyorlar.”

2016: XOXO The Mag Röportajları

2016: XOXO THE MAG RÖPORTAJLARI

2016 yılında kimlerle sohbet ettik? Kısaca hatırlayalım;

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

SOME MEN SUMMER 2018 COVER STORY

Some Men yazı, Kerem Bürsin'le açıyor.

Rüya Pamuk

RÜYA PAMUK

Rüya'yla konuşmamızın odak noktasında okuduğu, yarıda bıraktığı ya da okuyacağı kitaplar vardı.

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

MBFWI Backstage: Özlem Süer

MBFWI BACKSTAGE: ÖZLEM SÜER

Özlem Süer defilesinin sahne arkasından bildiriyoruz.

MBFWI Backstage: Sudi Etuz

MBFWI BACKSTAGE: SUDİ ETUZ

MBFWI üçüncü gününü, Sudi Etuz'la açtı.

Metin Akdülger

METİN AKDÜLGER

Meğer Metin'e daha soracak çok sorumuz varmış.

MBFWI Backstage: DB Berdan

MBFWI BACKSTAGE: DB BERDAN

MBFWI başladı. Biz de hemen sahne arkasına girdik. Deniz Berdan'la başla

Cool & Collected

COOL & COLLECTED

XOXO yeni sayısında önümüzdeki soğuk aylar için birkaç olfaktif öneride bulunuyor.

A Suburban Affaır

A SUBURBAN AFFAIR

Kırsaldayız ama aslında değiliz.

EN YENİLER
Nilay Örnek'in Adres Defteri

NİLAY ÖRNEK'İN ADRES DEFTERİ

Aklından çıkaramadıkları ve rutin haline dönüştürdükleriyle...

The Art of Hygge

THE ART OF HYGGE

İlhamını Danimarkalıların iyi yaşam felsefesinden alan NFT koleksiyonuyla tanışınız.

İtalyan Savaş Kahramanları

İTALYAN SAVAŞ KAHRAMANLARI

Gündüz Vassaf, XOXO The Mag için yazdı.

Emin Alper

EMİN ALPER

Emin Alper bize üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Sadece bize değil, tüm dünyaya. Ve hikayesi derdini epey iyi anlatıyor.

Mükemmel Uyum

MÜKEMMEL UYUM

Kusursuz müzik, dengeli ses deneyimi ve LG XBOOM Go arasındaki ilişkiyi tahmin etmeniz çok olası. Bu denkleme bir de Aybüke Pusat'ı dahil ediyoruz, sözü kendisine ve müziğe bırakıyoruz.

Dr. Mark Hyman

DR. MARK HYMAN

"Kaderimizin kurbanı olacağımız düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Biyolojimizi değiştirecek güce sahibiz."

DAHA FAZLA